Yazacak konular arıyordum kendimce… Ne yazmalıyım? Neyi iyi anlatırım? Ne içimden geçiyor? Cevapsız bıraktım kendimi sadece düşünerek… Sonra bir soru daha sordum; Neyi çok seviyorsun? -Müzik! Peki senin için ne ifade ediyor? Sadece nota mı? İyi olduğunu kanıtladığımız seslerin sözlerini söyleyerek eşlik ettiği, duyguları yansıtan sesler mi? Belki de bunların hepsi. Kimisi için bir felsefe müzik. Kimisi için din. Kimisi için hayat. Belki de benim için de öyle. Hayatın merkezinde o var. Her soluk alışımda hissetmek istiyorum çoğu zaman onu… O olmadan ruhsuz bir bedenden farkım yokmuş gibi geliyor. Neyi sevdiğimin nasıl bir şarkı ya da nota dinlediğimin bir önemi yok. Gitar, piyano, flüt, ney, çello ya da darbuka olabilir kulağımdaki ses. Önemli olan gülümsetiyor mu beni, gözlerimi kapattığımda başka bir dünyaya göç etmiş oluyor muyum, ya da kasvetlerden kurtarıp şenlendiriyor mu, hüznümün en dibine seyahat edebiliyor muyum onunla? Hissettirdikleri olmasa ne işe yarar ki? Aşktan hiçbir farkı yok… Müzik aldığım nefes gibi…
Küçük bir çocuktum müzikle tanıştığımda. Radyolar, kasetler vardı önceleri. Ellerimde bir doğum gününde aldığım hediye; Beatles albümü. Sürekli başa sararak dinlenmekten yıprandı sonraları. Ne söylediğini anlamıyordu belki aklım. Ama hissedebiliyordum neler anlatabileceğini. Müziğin ahengine kaptırıyordum kendimi sözlere takılmadan. Birkaç yıl geçtikten sonra öğrenmeye başladım her bir sözünü. Hep biliyormuşum gibiydiler. Zaten müzik anlatmıştı bu sözleri bana… Her çalan nota o dünyalara gitmeme sebep olmuştu zaten…
Sonra daha fazla ses… Daha çok nota… Asiliğe adım atmaya hazırlanan bir çocuktum. Ve kendime benzeyen bir ses buldum. Sürekli dinledim sıkılmadan. Albümlerini zar zor bulabiliyordum günün şartlarında. Her biri ayrı bir hazine gibi rafımdalar hala… Keşfettikten 2 yıl sonra kaybettim o sesi. Çocukluk gençlik karmaşası arasında kulağımda onun sesiyle onu yaşattım kendimce. O kendini arayan deli bir adamdı. O ses hep bana bunu hissettirdi. Karmakarışık bir hayatın içinden karmakarışık insanlar arasında kaybolan bir ses… Asla yolunu bulamayan bir müzik. Hep arayış içinde. Ürettiği müzik hep daha iyi olmalı telaşında. Hiçbir zaman noktası olmadı müziğinin. Bitiremedi tamamen hiçbir şarkısını. Daha farklı yönlere savurdu beynindeki notalar onu. Farklı yollar bulmalıydı. Kendini keşfetmeli, kendini doğru bildiği yola koymalı ve bunu müziğiyle anlatmalıydı. Doğru bir yol ararken kendine, arayışını yansıttı müziklerine. O yolda kaybolmuştu. Şarkılarından alıntı sözlerden bile keşfedebilirsiniz hissiyatını, arayışını. ‘Yolunda giden bir şeyler var’ dediğinde bile müzik onu ele veriyordu. Müziğin anlattıkları başkaydı halbuki; yolunda gitmeyen çok şey vardı.
O asi bir ses, yolunu bulamayan şarkılardı… Yitip gitse de dünya denilen mekandan O Nirvanaydı… Hep oraya aitmiş gibi yaşadı. Ve belki de kavuşmuştur diye umut etmeli arkasından. Kurt Cobain 94 Nisan 5 de aramızdan ayrıldı. Çevresinin getirisi olan hayatın içinde harcanıp gitse de müziğinin bana hissettirdiği tüm ahenk hala ayakta. İsyanında, mutluluğunda, hüznünde, boşvermelerinde hayatı sorguladı. Her bir notada hissedebilirsiniz bunu… Sadece dikkatli dinlemek yeter keşfedebilmek için.
İnsanların politik, siyasi, dini, sosyal vs her açıdan fikirdaş olduğu kişileri daha çok dinlediği dönemlerdi o zamanlar. Aslında Kurt ile birçok şarkı sözüne dayanarak aynı fikri paylaştığım söylenemez. Ama müzik… O müzik bambaşka şeyler anlatıyordu. Ben onun çoğu şarkısının sözünden fazla başka bir şeyler anlatmaya, başka bir şeyler daha katmaya çalışan müzikal yanına takılmıştım. Onun o kendinden memnuniyetsiz ve daha iyiyi bulma çabasıydı güzel olan şeylerden biri. Asi ama bir o kadar da kırılgandı müziği kendisi gibi. Okuyabiliyordunuz bunu söyleyiş şeklinde… Hep varoluşunu sorguladı yaşadığı süre boyunca. İnançlarını sorguladı. Çevresini; içinde bulunduğu ortamları sorguladı. Bir tek şeye inancını kaybetmemişti. Müzik. Onunla vardı ve onunla sonsuz olacaktı. Derinde bir yerlerde bunu biliyordu.
Daha dinlenecek ne şarkılarımız olacaktı kim bilir. Kadercilik mi bu? Belki… Ama yaşayamadığı her saniye keşfedilecek binlerce düşüncenin getirisi o müzikal zenginlikten uzaklara iteledi sevenlerini. En azından ben öyle düşünüyorum. Onunla birlikte müzik büyüdü. Farklı bir sürü tat bıraktı kulaklarımızda.
Sorgulayan insanları sevmemiştir toplumlar genelde. O kendince yaşadı. Kendi müziğini yaptı. Ve hayatının son noktasını da yine kendi elleriyle koydu. Ölümü bu denli olaylı olmasa hafızalarda efsane olarak yer alır mıydı bilmiyorum. Ama benim için yaptığı müzikle, sesiyle hep efsane oldu. Sonsuzluğa uğurlandıktan 21 yıl sonra bugün bile hala hem o döneme ait bıraktığı izlerle hem de günümüze olan etkisiyle; müziği tartışılamaz.
Herkesin kulağına hitap eden ses başkadır elbette. Ama sadece çocukluk gençlik evrelerinde değil en yaşlı halimde bile Kurt ve müziğini gülümseyen bir yüz ifadesi ile dinlemeye devam edeceğim.
Müzik; his, nefes, hayat… Müzik; Sonsuzluk… Onsuz yaşamak mümkün mü?