bir başka şekle bürünmek…

hayat içinde bir sürü soru barındırır.. bir sürü merak edilenle dolu bir bilinmezin içindeyiz aslında.. görmediklerimizi görmeye çalışma, yapamadıklarımızı yapamaya çalışma, çevremizde gelişen her yeniliği öğrenme ve ayak uydurma çabaları… aslında bir şekilde bilim dünyasının kobaylarıyız her birimiz. farkında olmadan hem onunla ilgiliyiz hem değiliz.

kendi yaşamımızdan yola çıkarak aklıma düşen bir kaç soruya odaklandım. Tabi buna etken izlediğim bir filmdi.. Bir insanın bir diğerinin yerini alması mümkün müdür? ya da daha doğru anlamda ruhunuzu başka bir beden içinde hayal edebilir misiniz? bütün anılarınız hayatınız beyninizin içinde ne varsa başka bir beyne aktarılabiliyor mu gerçekten… aslında çok da yeni bir hikaye değildi bu çok eskilere dayanan bir geçmişi var bu düşüncenin… bilimsel örnekler vermeyeceğim tabi ki.. filmsel örneklerle devam ediyorum 🙂

Şöyle geriye baktığımda sene 1972.. Mary Rogers çocuk öyküleri yazarıdır ve en bilinen çocuk romanı olan Freaky Friday’i yazmıştır… hikayede anne ve kızının bedenleri yer değiştirir. ve başlarından geçen komik olayları anlatır. Roman 1976’da Gary Nelson ve 2003 senesinde Mark Waters yönetiminde iki kez film haline getirilmiş. ilk baktığınızda absürt bir komedi niteliği taşısa da aslında konu olarak bir kişinin diğerinin yerine geçmesi ilginç bir şekilde ilerleyen yıllarda geliştirilerek filmlere konu olmaya devam etti.

1997 yapımı John Woo yönetmenliğindeki Face/Off ile ruhun bir diğer bedenle yer değiştirmesi değil iki kişinin yüzlerinin nakil yolu ile değiştirilmesi konu edildi. kötü; iyi rolünde saklanırken kötülüklerine devam ederken, iyi; aslında kötü olmadığını ve yüzünün asıl sahibinin kötü olduğunu ispatlama çabasına giriyor. Sağlam bir aksiyon sağlam bir bilim kurgu.

1997-2003 yılları arasında Joss Whedon’un yönettiği benim de çok severek izlediğim bir dizi vardı. Buffy the Vampire Slayer. 4 sezonunun 15-16 bölümlerinde kötü avcı ve iyi avcının bedenleri büyü ile yer değiştirir. Mistik bir dizi olması sebebiyle hiç birimiz bu durumu yadırgamayız tabi. iyi avcımız kendini bulana kadar kırk dakikalık bir maceranın içinde koşar ve mutlu sona ulaşır 16. bölüm bittiğinde. yine bir beden değiştirme örneği… bu sefer fantastik bir kurguyla bezenmiş…

Sene 1999 The Matrix. The Wachowski Brothers diye bilinen Lana ve Lilly Wachowski’lerin yönetimindeki film bilgisayar hackerlığı yapan bir adamın dünyanın aslında ne olduğunu anlayıp dehşet içinde gerçekliğini bulmasını anlatır. hepimizin bedenleri aslında başka bir dünyada uyuyor ve bir gün orada uyanacağız fikrine beni inandıran filmdir. beyin dalgalarıyla bir makine vasıtasıyla bu dünyaya bedenlerini aktaran kahramanlarımızın kötüyle bitmeyen mücadelesi. ajanların kötü olup kaçakların iyi olduğu bir dünya düşünün… hala uyuyarak mı bu bedenleri yönetiyoruz? Çok mantıklı geliyor insana dünyanın bu halini gördükçe. hala bu dünyanın içinde olduğumuza göre bir gün matrix de uyanır mıyız acaba?

bu dönemden sonra 2000li yıllar aslında tam bir teknoloji deliliği. olmayan alemlerden dünyaya aktarılmalar, başka gezegenlerde hayat bulmalar, uzay, zihnin içine bilgi yerleştirmeler, dünyanın bir ucundan başka bir uca ışınlanmalar, marsta patates yetiştirmeler, uzay boşluğunda zaman mevhumunu bulmalar, robotlar derken dön dolaş yine bu konuya geliyoruz işin komiği… ama daha da teknolojik bir şekilde.

Sene 2001 Spike Jonze yönetmenliğinde Being John Malkovich. daha çok absürt komedi niteliğinde bir film gibi görülse de kendinden başka bir bedeni yönetiyor olmanın nasıl olduğunu baya baya yaşatan filmdi. hatta ölümsüzlük temasını da sağlam komediyle birlikte ince ince işlediler. izlediğinizde çok şey düşündüren dehşet de bir filmdir kendisi. 

Sene 2009 James Cameron yönetmenliğinde Avatar ile tanıştık. büyük bir giriş yaptı hayatımıza. beden değiş tokuşunu farklı ele aldı. Kendi dünyasını yok etmiş insanlar Pandora adlı bir başka uyduya gider. burada bulunan Na’vi halkı ile ilişki kurabilmek adına bilim insanları o atmosfere ayak uyduracak birer avatar yapar ve o vücutlara beyin ile bir çeşit bağlantı kurarak makine içinden vücutları yönetirler bu sayede de yerel halk Omaticaya klanının içine girerler. bir bedenden başka bir bedene kalıcı aktarım durumu ruhani yolla da olsa filmin en sonunda da yine bizi bulur. Bir çeşit fantastikleştirilmiş Matrix yaşatıyor insana hem de bilimselliği unutmuyor… hepsi bir arada..

Sene 2014 Transcendence ile Wally Pfister olayı aldı başka bir boyuta taşıdı. Bir bilim adamı hastaydı. ölmüştü. ama beyin hücrelerini ölmeden önce bir bilgisayara aktarmıştı. o artık o bilgisayarın içindeydi. yani bir nevi ölmemişti. ama ruhu o makine de var mıydı? o makine ne kadar gerçekti? bir koddan mı ibaretti? yoksa aklıyla fikriyle kendisi miydi? Kendisini yaşatma fikrinin ne kadarını nasıl başarmıştı? ya da başarabilmiş miydi? çok bilinmezli  denklem filmi. neresinden tutarsan teknoloji, neresinden bakarsan ruhun daralır.. bir bilgisayarın içinden yaşamaya devam edebileceğine inanan?

Sene 2015 Chappie. Neill Blomkamp yönetmenliğinde robotlara kendimizi aktarabildiğimiz yegane film.  Çeşitli bilgisayar kodlarıyla robotlara insani vasıflar eklenebilmiş ve robotlar bir nevi her şeyi yapanlar olarak aramızdadır. Chappie ise hurdaya ayrılmış bir robotken ses dalgasından bir insanı ruhen ve tüm beyin aktiviteleri çalışır halde bir robota aktaran bir kod yazmıştır. tabi bunda kendi yaratıcısı bilim adamının ve yaşadıklarının katkısı büyük. bir robot olarak yaşamak.. ürkütücü gelmiyor değil..

Sene 2015 Selfless. Tarsem Singh yönetmenliğindeki filmde çok zengin abimiz kanser olduktan sonra vücut aktarımı üzerinde çalışan bir bilim adamı ile anlaşır. yaşlı, kanserli vücudunu bırakıp genç bir bedene aktarılır. fakat aynı bedende yaşayan 2 ruh haline gelirler. biri uyuduğunda diğeri çıkar meydana… hangisi galip çıkar? zengin abimiz yeni bedeniyle mücadele ettiği kadar neye sebep olduğunu da öğrenir süreç içerisinde. vicdanıyla birlikte karar vermesi gereken tek bir soru vardır; yaşamak mı ölmek mi? bu konuda sanırım izlediğim en sağlam filmdir ve oldukça başarılıdır…

gelelim en başta belirttiğim son örneğe.. 2016 yapımı Ariel Vromen yönetmenliğindeki Criminal da beyninin ön lobu gelişmemiş ve hiç his duygu vs barındırmayan bir azılı suçluya Cia ajanı abimizin yine beyin hücrelerinin aktarılması konu edilmiş. Kendisi ile ajan arasında gel gitler yaşayarak bir maceranın içine düşen suçlumuz film boyunca koşacaktır… peki filmin en sonunda o bedene yine kim sahip olacak? azılı suçlu mu? ajan mı? hadi buyrun burdan yakalım…

insanlık tarihinde eminim benim gibi bunun gerçekliği olabilir mi diye düşünenler vardır. hatta eminim bilmediğim bir sürü çalışma da yapılmıştır. belki hatta bilim insanları bu olayı Selfless deki gibi gerçekten yapıyordur da biz bilmiyoruzdur.. ya da Being John Malkovich deki gibi ölümsüzlüğü bulmuş birilerinin bir sonraki aktarımı için denek olarak takip edilen kişilerizdir kimbilir 🙂  ve gelecek denen uzak zaman dilimi aslında neler katacak bize bilmeden ilerlemeye devam ediyoruz, edeceğiz…

Yorum bırakın