Bir Kızılderili Atasözü der ki “Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir.” Bir çok şeye ışık tutabilir bu cümle. Yaptıklarımızın mükafatını ya da cezasını ne yaptığımıza göre kesinlikle yaşarız der aslında. Ama halka bence bu kadar sınırlı bir kavram değil burda. Yaşadıklarımız, bildiklerimiz, sevdiklerimiz… Bizi biz yapan tüm değerlerle birlikte içimizde taşıdıklarımız da dönüp dolaşıp bize kavuşur. Geçmiş bitti diye düşünürsün ama yeni yaşadıklarınla birlikte kendini hatırlatır. Hatıra olarak da olsa hep yanıbaşında olduğunu farkedersin. Rastladığın eski bir fotoğraf, nesne, düşünce dün gibi hissettirir ve getiriverir uzakta bıraktığını sandıklarını… Geçmiş yaşanmışlıklar, zaman araya ne kadar çok anı biriktirirse biriktirsin gerektiğinde yeni yaşamışsın hissiyle sana döner. Hiç geri gelmeyecek olduğunu bildiğin gerçeğiyle de burukluk taşırsın içinde.
Eski bir çiftlik evinin fotoğrafı ile derin düşüncelere dalıp gittiğim bir gün oldu. Çünkü o ev içinde biriktirdiği her anıyla bir çok ruha ev sahipliği yapmıştı. Çok uzun zaman önceydi. Çiftçi geniş bir aile vardı… Baba ve anne, iki oğullarının aileleriyle birlikte bu evde yaşarlardı. iki de kızları vardı. Ama her ikiside şehir dışında yaşardı aileleriyle. Yaz aylarında kızlar da gelince beş aile olurdu aynı zamanda evde. Dokuz tane torunun hepsi birden eve doluşmuş olur ev şenlik havasına bürünürdü. O torunlardan biri de bendim. Evin üç numarasının büyük kızı ve de torunlardan üç numara. Belki bu nedenle 3 en sevdiğim rakamdır kimbilir. Bilinçaltı.

Çiftlik evi Bigadiçte Koltak mahallesinin sonuna doğru bir tepenin başındaydı. Işıklar köyüne varmadan sağa doğru bir yokuş yol başlar. Yokuşun sağında çingene dostların evleri vardı sırayla. Her biri tek katlı binalardı. Bahçelerinde sürekli kaçmak isteyip yolda önümüze fırlayıveren tavuklarıyla benim aklıma yer etmişler. Hemen evlerinin dibinde hayvanlarını besledikleri damları, kümesleri dururdu. Bir tanesi ayı beslerdi hatta evinin dibindeki barakamsı damda. Ordan her geçişimde yakalanmadan geçebileyim şu kapının önünden diye dua ederdim. Hayvandan niye o kadar ürküyordum bilmiyorum. Farklı geliyordu sanırım bana. Yokuşun solu dedemin buğday tarlası, tepenin başı yani yolun sonu dedemin çiftlik eviydi. Dedemin traktörü karşılardı avlu girişinde her defasında. Avluyla buğday tarlası arasında ninemin incir ve dut ağaçlarının da süslediği, çitle çevrelediği sebze bahçesi mevcuttu. Traktörün hizasından başlayarak yığılmış büyük taş parçaları vardı avluyu çevreleyen. Traktörle bahçenin arasındaki yoldan on adım sonra bahçe hizasında bulunan tek katlı geniş eve kavuşulurdu. Ev giriş kapısının önünde kare bir beton alan, alanın üzerinde çevresi direklerle sabitlenmiş bir çardak, çardağın çatıya ihtiyaç duymadığı çatı niyetine orayı doldurmuş ve aşağılara sarkan asma yaprakları, üzümler vardı. Her girişte koruk da olsa yerdim illaki. Evin giriş kapısının karşısında betonun bittiği nokta da minik bir tepelik ve üzerinde erik, dut, armut ağaçları ve ağaçların dibinde avlunun sonlandığını haber veren taş yığınları. Tepeciğin ağaçlarla aynı hizasında ekmek fırını, fırının sağ dibinde evin güney cephesindeki buğday ve tütün tarlalarına geçişi sağlayan bir çit kapısı bulunurdu. Tarlaların ve fırının arkasında kalan alanda bulunan büyük tek katlı ahırlarla çiftlik sonlanıyordu. Evin, avlunun karşısında ninemle dedemin yaptırdığı karşıdaki dağlardaki kaynak sularından suyunu çektikleri bir çeşme bulunurdu, çeşmenin arkasında da ince bir dere.

Yaz aylarında iple çektiğim tek an burada kuzenlerimle bir araya gelmekti. Çiftliğe giden yoldan tepeye çıkmaya koyulduğumuz her vakit dayımın oğulları Mahir ve Kadir deli gibi koşarak ve bir yandan bağırarak yanımıza kadar gelir karşılardı bizi. Tabi ben ve kardeşim Tuğba da sevinç içinde yukarı doğru koşup onlara çabucak kavuşamaya çalışırdık. Bir çok anı biriktirdik o ev ve çevresinde.. Ve de ne çabuk mazi olurdu bazı şeyler, öğretildik.

Çocukken en birinci hobimiz dağlarda gezmekti. Sağdaki, soldaki, karşılardaki bütün dağlarda elimizde çomaklar geze geze yollar yapmıştık. Hele ki dedemin hayvanlarını otlattığı meraya giderken kaç dağ geçerdik bilmiyorum. Geriye dönüp baktığında muazzam bir manzara karşılar seni yükseklerde ve ev çok çok uzaktadır artık. Kendini güvende hissetmezsin ama o ormanlık, dağlık alanda kimsenin hissetmediği kadar da özgür hissedersin. Korkuyla karışık devam ederdik yolumuza bu heyecanla yine de. Cesur çocuklardık belki kimbilir. Evin karşısında iki büyük tepe bulunur ve buradan da dağlara uzardı yollar. Bu tepelerden birinde kayaların toplu bulunduğu yerlerde seçtiğimiz kayalardan evlerimiz vardı. Kapı komşusu Mahir, karşı komşu Tuğba.. Herkesin kendine ait bir evi vardı ama ben küçük Kadirimi himayeme aldığım için bizim tek bir evimiz vardı. Kayaların görüntüsünden dolayı televizyonlu ev Tuğbanın, balkonlu olan bizim, masalı olan Mahirindi 🙂 Gün içinde vaktimizin çoğunu bu tepede geçirirdik çeşitli oyunlar türeterek.

Çevredeki tüm ağaçlar biz çocuklarındı. Evin hemen önündeki tepecikteki erik, dut ve armut ağaçlarına çıkıp meyve yemek favori aktivitelerimizdendi. Mahirle benim favorim ise sebze bahçesindeki annemin çocukken ektiği dut ağacıydı. Orada saatler harcardık. Derenin karşısındaki armut ağaçları dedemin bile bize katıldığı bir etkinlik alanıydı. Ağaca çıkmaktan gayrı bir çocuk için keyifli ne olabilirdi? Mesela benim çiftlik damlarının çatısında gezmek de en favori yaramazlıklarımdandı. Gördüğüm bütün yükseklere bir tırmanma isteği varmış demek ki o zamanlar. Çünkü çiftlik evimizin tepesine, fırının tepesine de az çıkmadık Mahirle. Sıcacık köy ekmeği üzerine tereyağı & salça, hepsi de nine eliyle üretilmiş, elimizde çatı tepesinde gün batımını izlemek çok keyifliydi. Tabi genelde bundan ev ahalisinin haberi olmazdı ama Kadir sağolsun durumu farkedince itina ile kendilerine haber verirdi. Bizde Mahirle çatıya çıkmak sebebiyle ekmek sonrası yediğimiz zılgıtımızı sindirirken sessiz sessiz yerimize oturur Kadire güzel bakışlar atardık. Kadir dünyanın en sevimli çocuğuydu. İstediğini yaptırmayı çok iyi biliyordu bana. Dudak büzüp yaptığı ağlama numaralarını hala unutamıyorum. Her seferinde de kıyamayıp onun istediğini yaptırırdım herkese. Mahir ve Tuğba bizden çok çekti.

Eğer teyzemlerde gelmişse akşamları evin büyük salonunda curcuna olurdu. Serol abimizin gelişi tam bir savaş atmosferi demekti çünkü. Kendisi torunlardan iki numara. Gittiği karate kursundan ne öğrendiyse kendinden on yaş küçük çocuklarda denemeye bayılıyordu demek ki. Bir olup ona karşı gerçekleştirdiğimiz bütün ataklar hep başarısız olurdu. Yenilmeye doyamadığımız için de sürekli buna fırsat verirdik.
Evin karşısında bulunan dereden çeşit çeşit saçmalık toparlayıp düzenekler yapmaya çalışırdık. Bir nevi çocuk evcilik oyunları halleri. Bazen araştırmacı bi yanımız ortaya çıkardı. Mesela bir keresinde çevrede bulunan bütün diken çeşitlerini araştırmaya koyulmuş hatta onların bulundukları konumlara göre kendimizce yorumlar yapmıştık. Tarla kenarlarında genelde şu tür bulunur, su kenarında en çok bundan var vs. Kurbağaların kaç çeşit yeşil rengi vardır diye dere dibindeki tüm kurbağaları rahatsız etmişliğiz de vardı. Meraklı olmanın da enterasanlığını bulmuşuz demek ki.
Dedemin avlunun bir köşesinde bulunan eski traktör tekerlekleri bizler için toplantı salonuydu. Herkes içine doluşur, toplantılar yapılır ve kendimizce ertesi gün neler yapacağız kod adlı büyük kararlar alırdık.

Bazı akşamlar ninemin fırınından sıcacık kokular gelirdi. Bazı akşamlar ise saç üzerinde yaptığı nefis yemeklerle başımızı döndürürdü onca yorgunluk üzerine. Hep birlikte bütün koşturmalarımızın acıktırdığı midemizi doldururduk. Dedemin koyunlarıyla dağlarda gece nöbetine kaldığı kimi zamanlarda Mahirle ben de ona eşlik ederdik. Bize hayır diyemezdi ama hem bizimle hem koyunlarla uğraşmak muhtemelen çok zordu onun için. Bunu anlayamazdık.

Çalışmayı seven, eğlenceli hale getiren ve birlikte hareket eden çocuklardık. İneklerin, koyunların yayıldığı meralara gelip gitmek dedeme yemeğini götürmek gibi çok önemli görevlerimiz olurdu ninem tarafından verilen. Ciddiyetle yerine getirirdik.Tarlalarda annelerimizin başına “yardım edeceğim” bahanesiyle musallat olmuşluğumuz da çoktu. Elime orak alıp boyumdan büyük buğdaylarla başa çıkmaya çalışmam bence takdire şayan olsa da annem için çığlık atma sebebiydi. Yine de her işimiz böyle değildi tabi… Toplanan tütünleri şişlere dizmek gayet başarı ile gerçekleştirdiğimiz işlerdendi. Sonra onları iplere geçirip kuruturlardı. Merakla akıbetlerini takip ederdim. Sebze bahçelerinden istenileni getirmek de başarılı olduğumuz işlerdendi. Çocuk olmak sadece oyun olmamalıydı tabi ki. Böyle faydalı işler yapmak da bizi mutlu ediyordu sonuçta. 🙂
Gel zaman git zaman o çocuklar büyüdü. Koşturmacaların yerini bayramlarda seyranlarda toplanıldığında bir araya gelinen bir kaç saate sığan sohbetcikler aldı. Herkes önceleri okullarında sonra işlerinde yol aldı. Dayımlar çocuklar okula başladığında çiftlik evinden taşındılar misal. Bizler zaten ilçe dışındaydık. Okul hengamesinin koşuşturmacasından, kimi yaz kurslarından sebep yaz gelişlerimizi de azala azala bitirdik. Büyümek buydu.
Sonra bir gün dedem hasta oldu. O süreçte herşey küçülmeye başladı. Tarlalar belediyenin saldırısına uğradı.. Kimi yerinden yol geçti, kimi kısmı başkalarına devredildi. Hayvanların hepsi satıldı gitti. Ev ise daha eski görünmeye yüz tutmuştu. Artık avlusu bakımsız, kendisi bakımsızdı. Ve sonra dedem gitti. Bir daha o eve gitmek içimden gelemedi… Onsuz anlamı yokmuş gibi gelmişti.
Bir çok anımıza ev sahipliği yapmış tepelerde ise bir sürü binadan oluşmuş mahalle kurulu şu an. Önümüzdeki iki tepe de dümdüz edildi. Dağlara uzanan yolları betonerme bir görüntü kaplamış halde. Çingene komşularımızın hepsi göç ettirildi, evleri yıkıldı. Yerlerine üç dört katlı apartmanlar gelmişti en son. O gözümde kocaman olan çiftlik evi ise şu anda minicik kaldı diğerlerinin arasında. Ninemin orda oluşu etkendi başlarda gitmek için fakat şimdi onun da annemlerin yanına gelişiyle pek uğrayan olmuyor eve.

Geçtiğimiz yıl gidip görmüştüm en son anılarımızın en kalabalık evini… Dedem gittikten sonra anlamını yitirdiğini düşünmekle ona ne kadar haksızlık ettiğimi şimdi şimdi anlıyorum. Zaman aktıkça onunla birlikte eskimişiz gibi… Terkedilmiş, yanlızlaştırılmış ve bir şekilde zamanın içinde kaybolmuşuz onunla birlikte… Onun çöken duvarlarının yerini benim yüzümde kırışıklıklar almış… Büyüttüğü sevgileri hala barındıyordu. Dedem hala ordaydı, biz hala çocuktuk onun içinde ve mutluyduk. Fotoğrafına bakarken eski koşuşturan çocuklar her an bir köşeden fırlayacaklarmış gibi geldi. Dedem çıkıverecekti sanki bir köşesinden elinde çomağı, azığı, sırtında kepeneği… Ev acısıyla tatlısıyla tüm bu güzel anıların simgesiydi. Zamanla anlıyor insan.
Geçen her bir günle bir adım daha uzaklaştığımızı düşünsek de anılar bizimle hep birlikte ve her şey yerli yerinde… Onlar birer halka… Durup dönüp yine bize kavuşuyorlar her seferinde… bizler nefes almaya devam ettikçe de bu böyle…
an gelir dünden kalan bir ışık bir ses yada bir resim aklımıza gelir ve o anı yeniden yaşarız ..edebiyatı güçlü ve sarsıcı yapan onun bizde bir şeyler uyandırmasıdır.. yazdıkça yalnız olmadığımızı görürüz.. dokunduğumuz neyse o canlanır beynimizde ve yüreğimizde.. yazmak sadece dünü veya anı uyandırmak değil duyguları da büyütmektir..
BeğenBeğen