AŞK VE AYRILIK FELSEFESİ

AŞK DA NE?

Aşk adında dillere destan olmuş bir duygu imparatorluğu. Kuruluşu da yükselişi de yıkılışı da olaylı. Kadim bir sürükleniş hikayesi. Üstelik bir aşk biterse hayatınızda, acılar içinde geçirdiğiniz günlerin ardından hemen yenisi için bir heyecan yarışına sokuyorsunuz kendinizi. Döngü mü bu diyeceksin? Öyle gibi ama değil. Tamamen sevgisiz kalamama hastalığı. Platon “Şölen” adlı eserinde bu muammanın içine oldukça gömülmüş. Der ki; “Aşk, bir kişinin başka bir kişide bulduğu güzelliği sevmekle başlar ve bu güzelliği evrensel güzelliğe yöneltir.” Peki öyle olsun. Hüküm buysa yaşamı bunun üzerinden anlamak gerekmez mi? Sevgi, sadece bireysel bir tutkudan ibaret değildir; ruhu yücelten, insana anlam ve amaç kazandıran ilahi bir bağdır. Aşkın bu derin anlamını kavradığımızda, belki de hayatın özünü daha iyi anlayabiliriz. Ama asıl düşünülmesi gereken bunu yapmak istiyor muyuz? Çünkü günümüzde bu konuya yaklaşımımız bir hayli farklı.

Yüzyıllar boyunca filozofların, şairlerin ve yazarların zihinlerinde yankılanmış, her çağda yeniden ve yeniden cevaplanmaya çalışılmış bir derin duygu aşk. Aşkın özü sabit kalsa da, onu yaşama ve anlama biçimimiz, zamanın ruhuna ve toplumun değişen dinamiklerine göre evrilir. Sanırım geliştikçe daha az romantikleşiyor ve daha hızlı yaşayıp öldürüyoruz aşkı. 

Aşk, hayatta hasretini duyduğumuz tek nefes kaynağıydı. Gelmedi. Boğulduk yokluğunda. Yaşar gibi yapıp, göçtük her birimiz…” demiş şair. Eskinin uzun bekleyişlerle, derin bakışlarla ve titizlikle yazılmış mektuplarla şekillenen aşkı, şimdi anlık mesajlaşmalar, sosyal medya beğenileri ve hızlı flört uygulamalarıyla anlık tatminler ile geçiştiriliyor. Bu dönüşüm, aşkın derinliğini ve anlamını yitiriyor muyuz hissi yaratmıyor değil. Daha az katlanıyoruz aşk olmayınca. Gerçek aşk neydi? Unuttuk ve bitti mi? Artık onsuz da oluyor mu? Yoksa yaşayan bir robottan farksız mıyız onsuz? Ne çok soru var akla takılıp cevaplanamayan…

Bir zamanlar aşkı beslemek ve sürdürebilmek için sabır ve çaba gerekirdi. Sevgilinin bir bakışı, dokunuşu veya sözü, aylarca süren bir bekleyişin ödülü olabilirdi. Şimdi anında iletişim kurabiliyor, anında beğeniliyor ve anında terk ediliyoruz. Belki de bu hız, aşkın büyüsünü ve derinliğini kaybetmemize yol açıyor. Ne kadar farkındayız bunun peki? Al bir soru daha… İçinde olduğumuz dünyanın döndüğünü hissedemiyorsak ve hayatımızda bu kadar dikkat dağıtan unsur varken, anlık bir hissin gerçek aşk olup olmadığını nasıl fark edebiliriz?

Hızlı akan bir dünyanın içinde son sürat koşuyoruz. Aşk, her çağda farklı şekillerde yaşanmış ve anlaşılmış olsa da, özü aynı olmalı. Bu koşturmaca da ona artık vaktimiz mi yok, tahammülümüz mü? Birine bağlılık, anlayış ve sevgi çok uzun süren bir süreç. Şimdiki dünyanın sunduğu kolaylıklar ve hızın cazibesine kapılmadan, aşkı gerçek anlamda yaşamak ve anlamak için derin bağlar kurmaya, sabır göstermeye ve içten olmaya ihtiyacımız var. Ama bunu algılamak için durasımız yok.  

Aşkın değişen dinamikleri ve evrimi, onu nasıl yaşadığımızı ve anladığımızı etkiliyor zamana ayak uydurup. Aslında biz fark etmiyor olsak da onsuz daha hissiz olduğumuzu anlamalıyız. Geçici diye bir aşk çeşidi yoktur. Bir kaç günde yitip bitiyorsa o aşk değildir. Çıkar ilişkilerinden aşk olmaz. Ancak, aşkın gerçek özü, zamanın ruhuna ve toplumun değişen dinamiklerine rağmen, derinlik ve samimiyetle beslenir. Gerçek anlamda aşkı tadan, anlayan, tabiri caizse dibine kadar yaşayan çok az insan kaldı. Yüzeysel etkileşimlerin ötesine geçip, derin bir bağ kurmak lügatlerden silinmek üzere.

Toplumsal normlar, gelenekler ve ailelerin etkisi altında yaşanan aşk, artık bireyselliğin, kişisel tercihlerin ve eşitliğin ön plana çıktığı bir dönemin kapılarını açtı ve gittikçe monotonluğa evriliyor. Aşkın evrimini daha da derinleştirip anlatacak değilim burda elbette. Bu bitmeyen bir konu bildiğiniz gibi. 

Bundan ziyade size anlatacak iki kahramanım var başrolünde bir öykümün. Onlar aşk acıları içinde. Bana katılsanız da bir günü onlarla geçirsek mi hep birlikte? Yalnız baştan söylemeliyim acıları pek taze. Bir karanlık tünelin içinde yürürken çıkış yolunu bulmak için hala ışık arıyorlar. Ama en önemlisi bugün o ışığı bulmak için azimli ve kararlılar. Tanışalım mı? 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

1

Bahar ayları, kış ile yaz arasında kalan kararsız havaların en dengesiz hâlini yaşatır. Üstelik bu dönem, insanların ruh hâline de işleyebilen nadir dönemlerden biridir. Sabahın saat altısında yağıp biten nisan yağmurundan eser yoktu şimdi İstanbul’da. Günlük güneşlik bir hava vardı, ancak yer yer sert rüzgâr kendini hissettiriyordu. Uzaklardan göçüp gelen kırlangıçlar, Maçka Parkı’nın dört bir yanında manzaranın tadını çıkarıyordu. Tüyleri güneşin altında parlayan koyu mavi bir kırlangıç, göz alıcı bir ışık hâlinde gökyüzünden süzülerek hızlı bir iniş yaptı. Parktaki rengârenk kuş evlerinden birinin üzerine kondu. Kana kana su içti, sonra keskin kanatlarıyla havayı biçercesine yeniden gökyüzüne açıldı. Göklerde özgür bir dansçı edasıyla parkı geçerek önce caddeye, sonra sokak aralarına yöneldi. Binaların arasına süzülerek bir apartman seçti kendine ve en son katının penceresinin gölgesine kondu. Şakımaya başladı, baharın bir melodisi gibi…

Alev, yatak odasının kapalı perdesinin arkasından gelen sesle uyandı. Odası, evin diğer her köşesi gibi, kapalı perdeler arkasında güneşten saklanıyordu. Alev de öyle. İçindeki boşluk hissi bir kez daha kendini hatırlattı. Herkesten soyutlandığı evinde, gözlerini uykudan açar açmaz son iki haftanın duygusal fırtınasının acısıyla tekrar yüzleşti. Aşk acısı içinde bir sağa bir sola dönerek geçiyordu bugünlerde zamanı. “İşte yine yeni bir gün, acıyı tazelemek için,” diye düşündü. Yatakta bir süre tavana baktı. Sonra yavaşça doğrulup kalktı. Oda dağınıktı. “Sizi toplamaya hiç niyetim yok,” diye terslendi yerde duran eşyalarına. “En azından bugün değil,” dedi ve salonun yolunu tuttu.

Kapalı perdeleri aralayıp dışarı baktı. Hemen geri kapadı, sanki ilk defa parlak güneşle tanışmış ve ondan hoşlanmamış gibi. “Neden kendimi bir mağaraya hapsetmişim gibi hissediyorum?” diye sordu kendine. Salonun hali de odasından daha iyi durumda sayılmazdı. Yerde, masa, sehpa ve koltuk üzerinde, aşk üzerine yazılmış birçok felsefe ve edebiyat kitabı dağınık halde odaya saçılmıştı. “Aşkı anlamaya çalışıp bunları okumak yerine, ‘İnsan Hislerini Nasıl Sileriz’ isimli bir kitap bulmalıyım,” diye düşündü. “Okuyup neyi yanlış yaptığını düşünüyorsun, ama yine de aniden gidenlerin arkasından el sallıyorsun.” dedi kendiyle konuşarak.

Perdelere yeniden yöneldi. Gözlerini sımsıkı kapattı ve perdeleri sonuna kadar açtı. Sonra pencerenin önüne geçip gözlerini açtı. “İşte böyle. Her karanlık yavaş yavaş aydınlığını bulur. İşte böyle… Zamanla… Yavaş yavaş…” dedi kendine. Gülümsedi, sonra güneşe başını çevirdi. En sevdiği şair Orhan Veli’nin ‘Güneş’ şiirinden birkaç mısrayı mırıldanmaya başladı.

Ölmedim hâlâ, yaşamaktayım.

Dinle bak: vurmada nabzı ruhun!

Ah aydınlıklardan uzaktayım

Kafamda o dağılmayan sükûn.

Ruhum ölüm rüzgarlarına eş,

Işık yok gecemde, gündüzümde.

Gözlerim görmüyor… lâkin güneş

O her zaman, her zaman yüzümde.

Sahne sırasını savmış biri gibi elleriyle seyircisi güneşe selam verdi. Geriye döndü, ardından mutfağa doğru yöneldi. Kahve makinesine su doldurup kahve yapmaya koyuldu. Gözlerini makinadan bardağına damla damla süzülen kahve tanelerine dikti. Hazır olana kadar tezgâhın başında bekledi. Öğle vakti yaklaşmış olsa da o, sabahın ilk kahvesini yudumluyordu. Elinde bardağı ile tekrar salona geldi.

Dağınık salona içi sıkılarak baktı. Bazı kitapları tek eliyle koltuktan alıp masaya koydu. Koltukta bir yer ayarlayıp oturdu ve ayaklarını uzattı. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Telefonu eline alarak fotoğraflarına bakmaya başladı. “Aşk bitince önce ağlama nöbetleri, eski fotoğraflarla anılara yolculuk, sonra hayatın adaletsizliğine isyan. Ayık gezememe hâlleri. Toplamda kaç gün sürdüğü hesabı mümkün değil. Bazı insanlar var, anında bitiyor acısı. Ayrıldık tamam, hadi yeniden başka maceralara koşalım. Yok, bu bende öyle kolay işlemiyor. Önce bir dibi göreyim, sonra devam ederim,” diyerek kendiyle yeniden konuşmaya başladı. “Ama, ben buna hazır olup olmadığımı kendime hiç soramadım. Buna hiç fırsatım olmadı,” dedi. Eski sevgilisinin bulunduğu fotoğrafları tek tek silmeye başladı. “Neymiş efendim, ben işkolikmişim; yeterince ilgi göstermiyormuşum… Bahane bunlar. Kadınlara denir ‘ilgi delisi’ diye ama işin özü erkekler bizden beter. İllaki pohpohlamak lazım… Neyse ne…” dedi yüzünü buruşturup. Elindeki telefonu koltuğa attı ve hışımla ayağa kalktı.

Yatak odasına doğru ilerledi. Gardırobunu sonuna kadar açtı. “Ne olduysa son bir yıl içinde aileler tanıştıktan sonra oldu. Bu sefer kavgalarımızın şiddeti arttı. Peki ne oldu? ’Biz’ diye bir şey kalmadı,” dedi, kıyafetlere boş boş bakarken. Aniden karar vermiş gibi uzandı ve eline bir elbise aldı. Aynada elbiseyi üzerine doğru tuttu ve nasıl durduğuna baktı. Sonra elbiseyi yatağın üzerine bırakıp, aynada kendiyle konuşmaya devam etti. “Kendimi iyi hissetmek için bu evden dışarı çıkmalıyım artık. Bu mevzu yeterince uzadı. Artık kabullenip devam etmeliyim. Zaten işyerinden aldığım iznin bitmesine ne kaldı ki şurada?” dedi. “Sonuç, acı hemen bitmiyor, anladık. Ahlanıp vahlanma derken iyice içime doğru göçtüm. Göçtüm göçmesine de artık silkelenme vaktidir, Alev Hanım. Zihnim adeta düşmanım gibi. Hep kendi yanlışlarımı hatırlatıp duruyor da bana yapılan yanlışları görmezden geliyor. Buna daha fazla izin vermiyorum. Ben güçlüyüm,” dedi kararlı bir şekilde.

Alev, orta boylu ve zarif bir kadındı. Yirmili yaşlarının sonlarında, koyu kahverengi ve büyük gözleri ile beyaz teni dikkat çeken bir güzelliğe sahipti. Düz koyu kumral saçları omuzlarına dökülür ve genellikle doğal haline bırakırdı. İnce yüz hatları ve hafifçe kemerli burnu ona ayrı bir güzellik katardı. Şu anda ise omuzlarına dökülen saçları dağınık, bakımsızdı. Yüzü solgun görünüyordu; uzun süredir gülmediğini düşündü. Aynaya gülümser gibi yaptı, ama içinden gelmediği için vazgeçti. Aynada bu halini izledi bir süre. Sonra hızlıca banyoya ilerleyip duşa girdi. Banyodan çıkıp saçlarını yaptıktan sonra, odasına geri geldi. Elbisesini giydi ve turuncu çiçeklerinin rengine uyan, sade bir makyaj yaptı. Tamamen hazırlandıktan sonra, aynada kendine son bir kez baktı ve bu kez gördüğünden mutlu oldu.

Alev, başarılı ve azimli bir iç mimardı. İşine olan tutkusu, özel hayatında aksamalara neden oluyordu. Uzun süreli ilişkisi, bu bahaneyle sevgilisi tarafından bitirilmişti. Dışarıdan güçlü görünse de içinde duygusal ve hassastı. İlişkilerinde sadık ve fedakardı, sevdiklerine derin bir bağlılık gösterirdi. Yaşadığı zorluklar karşısında dirayetli olmayı öğrenmişti; fakat yine de zaman zaman içindeki hüzünle başa çıkmakta zorlanırdı. Ailesiyle bağları güçlüydü. Fakat içinde bulunduğu bu ayrılık acısı sürecinde herkesten uzaklaştı. Ne ailesine ne de arkadaşlarına son iki haftadır zaman ayırır oldu. Gelişime inanır, kendisini yenilemeye çabalar ve çok okurdu. Yine çok okuyordu ama başka da hiçbir şey yapmadan. Günleri sadece okumak ve düşünmekle geçiyordu. Bu kadar dağılması belki de ondandı.

Aynaya yaklaştı. “Bugün tüm bu acılara, saçmalıklara son veriyoruz, Alev Hanım,” dedi. “Ben öyle karar verdim. Anlaştık mı? Geçmiş bitti. Bugün var! Milat olsun!” dedi ara ara sesini yükselterek. Nedenini bilmediği iyi bir his doldurdu içini bu sözlerden sonra. Aynada kendine son bir kez gülümsedi ve kapıya yöneldi. Sevdiği sandaletlerini giydi. Hızlı adımlarla dış kapıyı kapatıp sokağa indi. Sokakta fırından gelen kokulara kayıtsız kalamadı. Zaten açtı ve içeri girip bir yandan neler var diye bakarken bir yandan selam verdi.

“İyi günler Hakkı amca. Nasılsın?”

“Senin de günün güzel olsun Alev kızım. Kayıpsın bu aralar ekmek ihtiyacın olmuyor galiba.” dedi gülümseyerek fırıncı.

“Yoğundum. Pek evde yemek yediğim söylenemez. En taze ne var?” diye sordu Alev iştahla.

“Tezgâhın orta gözünde ne görüyorsan, hepsi yeni çıktı.” dedi Hakkı.

Alev iştahla, “O zaman enfes portakallı kurabiyenden alayım,” dedi, gülümseyerek.

Ödemesini yapıp vedalaşarak fırından çıktı, fakat bir eksiklik vardı. Biraz ilerideki kahveciden günün ikinci kahvesini aldı. Sokak aralarında zigzag çizerek yürüdü. Bir yandan kurabiyesini bitirdi bir yandan kahvesini… Sonunda caddeye çıktı. Nişantaşı’nın en kalabalık saatleriydi, Rumeli Caddesi yine sağlı sollu dolu kaldırımlarla yürüyene işkence eder haldeydi. Ağır ağır aşağı doğru indi ve Maçka parkına yöneldi. Kalabalıktan kurtulup, kendine sakin bir yer aradı. Biraz yokuşta ve kuytuda kalan yüksekçe bir alan dikkatini çekti. Az önce ağaç dibinde bulunan banklardan biri boşalmış, genç bir adam kalkıp yürümeye başlamıştı. Tam da istediği gibi bir köşe olan bu yere yöneldi. Bankın başına geldiğinde üzerinde karalanmış bir kâğıt gördü.

2

Hakan, sabahın erken saatlerinde, uykusuz bir halde salonda gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu. Televizyonda boşa dönen bir film vardı. Pek alakadar olduğu söylenemezdi ne filmle ne televizyonla. Geceden kalma yemek çöpleri sehpanın üzerinde yıkılmak üzere olan bir yığın halindeydi. Kıyafetler yerde sıra sıra dizilmişlerdi, bu yüzden birine dokunmadan yürümek mümkün değildi. Yorgun ve bitkin hissediyordu, ama içinden bir ses ona kalkması gerektiğini söylüyordu. Savaş sahnelerinin gürültüsüyle irkildi ve yeniden filme takıldı gözleri. Filmin sonu da gelmişti üstelik. Son jeneriğin akışını izledi.

“O savaş bitti. Benim içimdeki savaşta sıra,” dedi kendine. Birdenbire ayağa kalktı. İlham gelmiş gibi bir hisle, mutfağa gitti ve kocaman bir çöp poşeti aldı. Etrafa dağılmış çöplerini toparlamaya başladı. Pencereleri açtı, derin bir nefes alarak temiz havayı içine çekti. “Kendine gel Hakan, bu böyle devam edemez,” diye mırıldandı. Çöp torbasını, çıkarken unutmamak için kapı önüne koydu. Kıyafetlerin hepsini çamaşır makinesine doldurup, çalıştırdı. “Nasıl bu hale geldin? Onun yüzünden mi, yoksa kendi hataların yüzünden mi?” diye söyleniyordu bir yandan. “Her şeyin yolunda gittiğini sandığım bir anda, birden üzerime yıkılan bir duvar mı olmalıydı bu aşk? Her şeyi geçtim yaptığı yanlışı bana mal etmesine ne demeli? Ya beni saçma şüphelerle, kendimi sorgular halde bırakması? Bu affedilemez!”

Hakan, son oynadığı dizi ile birlikte geniş bir kitle tarafından tanınır olmuştu. Tiyatro oyuncusuydu. Kendisi gibi oyuncu olan sevgilisiyle de bir yıldan fazla süren mutlu bir ilişkisi vardı. İş yoğunluğu sebebiyle ilişkisini oldukça ihmal etmeye başladığı bir dönemde, sevgilisinin kendisini aldattığını magazin haberlerinden öğrendi. Dünya başına yıkılmıştı ve hayal kırıklığı tarif edilemez boyuttaydı. Üzüntü ve öfke nöbetlerini yeni yeni atlatıyordu. Her şeyden uzakta, eve kapatmıştı kendisini. Başında, bir de magazincilere yakalanma derdi vardı. Aldatılan adamı taze taze kimsenin fotoğraflamasını istemiyordu. Bu çöküşü atlattıktan sonra, başı dik bir şekilde verecekti pozunu. “Yıkılmadım!” der gibi olacaktı bu poz.

Son konuşmalarında, eski sevgili kendisini ilgisizlikle suçlamıştı bir de. Söylediğinde haklı da olsa, yaptığı şeyi nasıl bununla eş tutabiliyordu aklı bir türlü almıyordu. İlişkisine yeterince zaman ayıramamış olabileceğini ve sevgilisine kendisini özel hissettiremediği zamanlar için kendini suçladı. Ancak kendini biliyordu; bir şekilde sevgisini hep göstermiş ve bu durumu telafi etmeye çalışmıştı. Üstelik, onun olmadığı kadar sadıktı. Hala da seviyordu, kendine itiraf edemese de. Bu olayın ardından, işlerine bir süre ara vermeye karar verdi. Zaten sezon da şansına kapanmıştı. Yaz sezonuna dinlenip kafasını toparlamak ve olayın dinmesini beklemek için köşesine çekildi. Biliyordu ki, içinde bulunduğu bu zor durumdan daha sağlam ayağa kalkabilecek biriydi o. Bu düşünceler zihninde dolanırken, etrafı üstünkörü toparladı. Daha iyi hissetmek için duşa attı kendini. Çıktıktan sonra, başka bir kapüşonlu ceket giyip aynada kendisine baktı. Kendini sahnede hissediyormuş gibi olacak ki, Shakespeare’in Romeo’su olup mırıldanmaya başladı.

İç çekişlerin buğusuyla yükselen bir dumandır sevgi. Duman dağılınca tutuşan bir ateş olur sevenlerin gözünde; keder indi mi bir kez, sevenlerin gözyaşıyla beslenen bir deniz oluverir. Başka nedir ki o? En akıllı bir cinnet, soluk kesen bir zehir, kurtarıcı bir tatlılık.

Gözlerini kapadı ve tekrar açtı. “Çok uykum var ama uyumaya dermanım yok. Kâbus görmekten yoruldum. Bugün bu bitmeli!” dedi kendine. Kapüşonunu başına geçirip eve son bir kez baktı. Masanın üzerinden cüzdanını aldı ve evden çıktı. Sokağa iner inmez çöpleri evin önündeki çöp variline fırlattı. Üzerinden bir yük kalkmış gibi hissediyordu ve ara sokaklarda yürümeye başladı.

Hakan uzun boylu ve atletik yapılı bir adamdı. Kıvırcık kahverengi saçları ve cam gibi mavi gözleri vardı. Geniş omuzları ve düzgün yüz hatlarıyla dikkat çeken, görece yakışıklı bir adamdı. Küçük bir kasabada büyüyen Hakan ailesine çok bağlı biriydi. Telefonu çaldı. Kimseyle konuşası yoktu, ama annesinin ismini gördüğünde açtı. İyi olduğunu söyleyip geçiştirdi. Birkaç mutluluk kahkahası atıp, olayı çoktan atlattığını ve üzülmesine gerek olmadığını söyledi annesine. Sonra kapadı telefonu. “Bu oyunculuk bir tek anneme işlemiyor,” diye söylendi. “Kesinlikle bana inanmıyor. Bazen beni bu kadar iyi tanımasından hoşlanmıyorum,” dedi buruk gülerek.

Gideceği yeri bilmiyormuş gibiydi, ama sokaklar onu Maçka Parkına yaklaştırdı. Önüne gelen ilk kahveciden bir kahve aldı ve parka inerek, kuytu bir yerdeki banka oturdu. Park oldukça kalabalıktı. Kimsenin onu burada fark etmemesini diledi. Kapüşonun içine daha çok sokuldu. Eline, cebinden çıkardığı kalem ve kâğıdı aldı. Ne yazacağını bilmeden, onlara öylece bakarak bekledi önce. “Bunu hak etmedim.” diye söylendi.

Hakan, duyarlı ve empatik bir kişiliğe sahipti. İnsanların duygularını derinlemesine anlayabilirdi. Bu özelliği, oyunculuk kariyerinde ona büyük avantaj sağlıyordu. Yaşanan her olaya iki açıdan da yaklaşmayı başarabiliyordu. Kendi hayatı söz konusu olsa da bunu yapabiliyordu üstelik. Ayrıca bu sayede kendine ait oyun ve öyküler yazmaktaydı. Ancak bu yaşadığı ihanet nedeniyle içine kapanmış, kendini sorgulamaya başlamıştı. İçsel bir mücadele verirken, güçlü ve dirençli yanını yeniden keşfetmeye çalışmaktaydı. Hassas ve duygusal biri olsa da yaşadığı zorlukları aşma konusunda daha önce oldukça başarılı olmuştu. Arkadaşlık ilişkilerinde, samimi ve güvenilir bir kişilikti. Çevresindeki insanlar, onu her zaman dinleyen, destekleyen ve gerektiğinde yol gösteren biri olarak tanırdı. Dostlarına karşı sadıktı. Zor zamanlarda yanlarında bulunarak, onların yükünü hafifletmeye çalışırdı. Arkadaşları arasında sevilen ve saygı duyulan biri olarak, sosyal çevresinde önemli bir yere sahipti. Şimdiyse bu özelliklerinin hiçbiri, onu bu duygusal buhran halinden söküp alamıyordu.

Gözlerini kapatıp başını öne eğerek uyukladı. Başı boşluğa düşünce, bu uyku halinden yeniden sıyrılıp, kâğıda bir daha baktı. Düşünceleri darmadağınıktı. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Halbuki kafasında bir hikayesi varsa, yazmakta hiç zorlanmazdı. Şimdi cümle çok ama ortada tek bir kelime yoktu. “Hangi kelimeler içimdeki bu karmaşayı anlatabilir ki? Sonsuza kadar senden nefret edeceğim mi yazmalıyım. Ne gariptir nefret bile edemiyorum.” Tekrar derin bir nefes aldı. Bir süre daha geçti bunun üzerinden. Sonra aniden yazmaya başladı. Kelimeler kâğıda beklediğinden hızlı dökülüyordu, ama son cümleye geldiğinde durdu. Az laf mı etmişti? İçinden geçenler bu kadar az cümle miydi? Anlam veremedi. Bir parçası bittiğini söylüyordu söyleneceklerin. Notu öylece bankta bıraktı ve kalktı.

Birkaç adım attı. “Hayır bitmedi. Yine yarım… Bizim gibi yarım olmayacak rüzgâra savuracağım sözler. Şu anda benim için ne ifade ettiğini söylemeden bitmez bu mektup,” dedi kendine. “En cilalı kabusumun ‘keşke’sinin o olduğunu önce kendime hatırlatmalıyım yüksek sesle…” dedi ve geri döndü. Birkaç adım atıp banka yaklaşmıştı ki, bir kadının orada oturduğunu ve elinde mektubu tuttuğunu gördü.

3

Alev, banka oturup kâğıdı eline aldı. Başlığına bakınca, buna bir mektup denebilirdi. Fakat daha çok, küçük bir kâğıda sıkıştırılmış kelimeler dizisine benziyordu. Kimi karalanmış kelimelerle, aslında mektuptan ziyade taslak gibiydi. Ne olduğunu anlama merakına yenik düşüp, okumaya başladı.

Gidenlere,

Bazen tam bir uyumu ve bununla beraber mutluluğu yakaladığını sanırsın… Sonsuza kadar mutlu yaşadılar denecek bizim için dersin. Ama bir duvara toslarsın. Sen ne olduğunu anlamaya çalışırken bir bakmışsın gittiğin yol bambaşka. Yanına bakıyorsun sevdiğini sandığın orada değil. Meğer en başından ayrı yollarda yürümekmiş kaderiniz. Acı ve ani bir ölüm gibi çarpar yüzüne gerçek. Şimdi kendi sorgu çemberimde dönüp duruyorum… Nerde yanlış yaptım? Sorunun cevabı tam ve doğru olarak verilir mi bilmiyorum. Bu hale nasıl geldik diye düşünmek istemiyorum artık. Susturabilsem aklımın bana ihanet eden soru ve düşüncelerini keşke.

Sevdim ve yaşadım. Pişman değilim. Asıl gerçek bu. Ve işte bu kadar. Sonra sen gittin olabilecek en kötü senaryoyu yaşatarak.

Keşke gidişin sevgimi öldürürken üzerime o duvar düşmeseydi. Keşke

Elveda…

Mektubun çok şiirsel ve etkileyici olduğunu düşündü Alev. Üstelik kendi yaşadıklarının bir başka çeşidini yaşamış biri tarafından yazılmıştı. Fakat mektubun sonu eksik gibi hissetti. İçinde olduğu durumla, bu kadar örtüşen sözlerin sahibinin kim olduğunu merak etti. Çünkü “Keşke” ile başlayıp gerisi gelmeyen cümlenin sonunu o da biliyordu. Şaşkın halde bunları düşünürken, aniden yanı başında bir gölge fark edip irkildi. Az önce kalkıp gitmekte olan genç geri gelmiş, sorgulayan gözlerle Alev’e ve elindeki kâğıda bakıyordu.

“Banktaydı,” dedi Alev, kekeleyerek. “Elimde olmadan okudum,” diye ekledi, suç işlemiş olduğunun hissiyle.

“Rüzgârın kafamdakilerle beraber onu uçuracağını ummuştum,” dedi Hakan. “Fakat görüyorum ki kafamdakiler, kâğıdı bile ağırlaştırmış. Son cümlem eksikti, içimde kalmasın diyerek o son cümleyi tamamlamaya dönmüştüm,” dedi, omuzlarını umutsuzca silkerek.

Alev tekrar mektuba baktı. “Evet, fark ettim. Sanırım şöyle bir cümle eksik: Keşke hayal kırıklığım her şey olsaydı ama sen olmasaydın,” dedi bulmacayı çözmüş biri edasıyla.

“Öyle. Bu minvalde bir şeydi aklımdaki,” dedi Hakan.

“Nasıl oluyor bilmiyorum ama insanlar aynı zaman diliminde başka yüzlerle aynı şeyleri yaşayabiliyorlar. Hisler benzer olunca anlaşılmak da kolay oluyor galiba…” dedi Alev kendinin de benzer süreçten geçtiğini anlamasını isteyerek karşısındakinin. Garip bir şekilde yakınlık duydu konuştuğu gence. Üzerindeki bu yükü sanki onunla konuşarak atabilirmiş gibi bir hisle tekrar ona baktı ve elindeki kâğıdı uzattı.

Hakan mektubu aldı. Gelip bankta Alev’in yanına oturdu. Alev’in de göreceği şekilde yazmaya başladı. Son ‘Keşke’ kelimesinin sonuna eksiksiz bir şekilde Alev’in söylediklerini ekledi. Sonra birkaç kelime daha yazdı. Nedenini bilmeden, onun da görmesini istiyordu. Alev de bunu hissetmiş gibi çekinmeden yazmasını izledi.

Keşke hayal kırıklığım her şey olsaydı sen olmasaydın. Ama oldu. Seni affediyorum bunun için. Şimdi ikimiz de özgürüz.

Elveda…

Mektubu kendince bitirmişti artık. Son bir kez mektuba baktı. Hafif sertleşen bir rüzgâr, kuytu köşeye vurdu. Ayağa kalktı ve kâğıdı yırttı. Bulundukları tepeden rüzgâra doğru bıraktı. Kâğıt parçaları özgürleşmiş gibi onlardan uzaklaşarak uçup gitti. Rahatlamış bir soluk aldı genç adam. Tekrar oturup sırtını banka yasladı. Parkı izlediler sessizce.

Bir süre sonra Hakan sessizliği bozdu. “Aşk dediğimiz, dillere destan bir duygu imparatorluğu. Gelir, hükmeder bize ve gider. Yani kuruluşu, yükselişi, yıkılışı da olaylı. Bizler de içinde savruluyoruz böyle. Kadim bir sürükleniş hikayesi. Bazen düşünüyorum da bizi bu kadar yaralayan duygu nasıl oluyor da aynı zamanda en çok iyileştiren oluyor. Çok acayip…”

Alev, bu tanımlamadan çok etkilendi. “Bu adam kesinlikle bir şair,” diye geçirdi içinden. Derin bir nefes aldı. “Ayrılıklar da aşka ait. İnsanı parçalara ayırıyor ama aslında, kendini yeniden tanıman, inşa etmen için bir zaman veriyor.”

Hakan, ona dönüp baktı. “Benzer süreçlerden geçiyoruz aynı anda demek.”

Alev, başını salladı. “Sanırım öyle. Yeniden inşa sürecine girdiğimin farkındalığı içindeyim bugün, kendi adıma. Kaybetmek, yeniden başlamak için bir gereklilik kipiymiş. Ama acısı… O biraz daha sürecek. Kabullenme süreci bitti en azından bence. Yani öyle umuyorum. İnsanın içine işleyen bir bunalım hali. Zor bir zaman dilimi.”

Hakan, kadının kendisini tanımamasından hoşnut olmuştu. Bir yandan hem rahatça konuşabileceği hem de kendisini anlayabilecek biriyle, o anı paylaştığını düşünerek mutlu oldu ve devam etti. “Gidenlerin ardından belki de son cümleler kurulmalı ki, tam bir veda olsun. Şikâyet gibi değil de… Bize yaşattıkları ve kattıkları için,” dedi Hakan. “Mektup bu yüzdendi. Belki de sevdiğimiz insanlardan çok, onlarla kurduğumuz hayatları seviyoruz. Bu düzen yıkıldığında, bunalım haline düşüp derin acıya hapsoluyoruz.”

Alev, gözlerini kapatıp derin bir nefes daha aldı. “Aşk ve ayrılık konulu yüzlerce şey okudum bu ara. Hepsi farklı şeyler söylüyor. Ama hepsi doğru geliyor insana. Dolayısıyla, kesinlikle sen de haklısın. Ama yine de yaşadıklarımız, hissettiklerimiz gerçek. Geri dönüş yolu kapalı. Her ne kadar acı verse de…” dedi sakince. “Bizi biz yapan da bunlar, değil mi? Öncesi ve sonrası, tüm yaşananlar. Son cümlen güzeldi. ‘Şimdi ikimiz de özgürüz.’ Yazan ben olmasam bile, sen yazarken ben de özgürleşmiş hissettim kendimi o an. Üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi.”

Hakan, gülümsedi. “Yaşananlar ve bu his yoğunluğu içinde ağır bir yük taşıyoruz çünkü… Saçma keder hali bir müddet daha devam edecek elbette. Taze olduğu için de hala kanıyor belki. Bitmeyen bir şeyler var derinimizde. Şu an devam etmek için bir ışık bulmuş gibi zamanı dolduruyoruz sanırım. Zaman bir ilaçmış ya… Bencesi, özgürleşmeye doğru bir adım, bir adımdır. Geriye bakmayı kestiğimizde, ilerleyeceğiz,”

Sessizlik tekrar aralarına düştü. İkisi de kendi düşüncelerine dalmıştı, parkı ve insanları izlemeye başladılar. Hakan, bir şey söyleyip söylememek arasında gidip geliyordu. Hem konuşmaya devam etmek istiyordu hem de karşılıklı birbirlerini dinlediklerinde bunun ikisine de iyi geleceğini hissediyordu. Henüz tanışmadıklarını fark ederek sessizliği bozdu. “Adım Hakan bu arada,” dedi. Başka bir cümle kurası yoktu kendisi ile ilgili. “Taze bir aşk mağduru…” diye ekledi.

Garip bir şekilde, hiç tanımadığı bu adam ve konuşmalarından Alev de çok etkilendi. Bu sohbetin devam etmesinin kendisine iyi geleceğini düşündü. Kolaylıkla insanlarla kaynaşamazdı ama bu kez anlamadığı, kesin bir güven hissi vardı. “Ben de Alev. Dört yıl aradan sonra özgür bir birey ve senin gibi başka bir aşk mağduru,” dedi rahatça içindeki sese güvenerek. “Seninki ne kadarlık bir zaman dilimini yedi?” diye sordu muzipçe.

“Bir buçuk yıl oldu, derken, olamadı. Bir haftayla kaçırdık sanırım,” dedi Hakan.

“Halbuki sizin için daha cicim zamanları olmalıydı. Ne çabuk tüketiyoruz… Gerçi belki de erken bitmesi yararına olmuştur. Dört sene sonra bendeki gibi ‘sen monotonsun!’ diye kaçsa daha çok acıtabilirdi,” dedi Alev hayıflanarak.

“İşin içine aldatılma girince, cici olmadı tabii ki. Uzun ömürlü olmasa da çok acıtması konusunda seninle yarışırız bence,” dedi Hakan.

Alev, bunu duyunca söylediğinden bir an pişman oldu. Bir yerden toplayıp, sohbete devam etmek istiyordu ama diyecek söz bulamadı. “Özür dilerim, tahmin edemedim,” diyebildi sıkılarak. “Bu oldukça yıkıcı bir son olmuş…”

Hakan iç geçirdi. “Eskinin uzun bekleyişlerle, derin bakışlarla ve titizlikle yazılmış mektuplarla şekillenen aşkı, şimdi anlık mesajlaşmalar, sosyal medya beğenileri ve hızlı flörtlerle anlık tatminlerden ibaret hale geldi farkında mısın?” diye sordu, kendisiyle ilgili konuyu geçiştirerek.

“Sanırım zamana ayak uyduruyor aşk böyle,” dedi Alev. “Gerçi bu, aşkın derinliğini ve anlamını yitiriyoruz hissi yaratmıyor değil. Daha az katlanıyoruz aşk olmayınca. Gerçek aşk neydi? Unuttuk mu nasıl olduğunu? Tamamen şekil mi değiştirdi? Hissettiğimiz aşk değil miydi? Aşk değilse, biz ne yaşadık? Yoksa artık yaşayan bir robottan farksız mıyız? Ne çok soru var aklıma takılıp cevaplanamayan… Bir bilsen…”

“Bir zamanlar aşkı beslemek ve sürdürebilmek için ne çok sabır ve çaba gerekirdi. Düşünsene, sevgilinin bir bakışı, dokunuşu veya sözü için bazen aylarca beklenirdi. Şimdi anında iletişim kurabiliyor, anında beğeniliyor ve anında terk ediliyoruz,” diye ekledi Hakan. “Eski kafalı diyebilirsin bana, çünkü hala, bu zamana ayak uyduramadığım için acısı kolay geçmiyor bende. Biten aşkın ardından, ister istemez bu kaosa düşüyorum.”

Alev güldü. “Sabah bu cümleleri kendime söylüyordum,” dedi. “Belki de bu hız, bizim kaosumuz. Belki de insanlık olarak aşkın büyüsünü ve derinliğini kaybediyoruz. Ne kadar farkındayız bunun peki? Al bir soru daha…”

“İçinde olduğumuz dünyanın döndüğünü bile hissetmeyen varlıklarız. Hayatımızda bu kadar dikkat dağıtan unsur varken, bir hissin gerçek aşk olup olmadığını nasıl fark edebiliriz sence?” diye sordu Hakan.

“İnsan bunun üzerine düşünmez ki,” dedi Alev. “Hisseder ve yaşar. Biter mi diye de düşünmezsin içindeyken. Duygularını kovalarken bodoslama başlarsın. Bu süreçte ne hissettiğini tarif edebilmek çok güç.”

“Bazen bana öyle geliyor ki bu koşturmaca içinde artık aşka vaktimiz mi yok, tahammülümüz mü, tam bir muamma. Buna ayak uyduramayan bizim gibiler bocalıyor. Diğerleri son sürat devam ediyor tökezlemeden,” diye ekledi Hakan.

“Birine bağlılık, anlayış, güven ve sevgi ciddi bir süreç. Şimdiki dünyanın sunduğu kolaylıklar ve hızın cazibesine kapılmadan, aşkı gerçek anlamda yaşamak ve anlamak için derin bağlar kurmaya, sabır göstermeye ve içten olmaya ihtiyacımız var. Ama bunu algılamak için durasımız yok. Benim için bir süre, bu iyi gitmişti. Sonra savrulduk,” dedi Alev.

“Aşkın değişen dinamikleri ve evrimi, onu nasıl yaşadığımızı ve anladığımızı etkiliyor zamana ayak uydurup galiba. Aslında biz fark etmesek de yaşadığımız zamanın, bizi kendine uydurduğu alışkanlıklar olmuştur,” dedi Hakan.

“Daha hissiz olduğumuzu düşünüyorum bazen. Mesela ‘geçici’ diye bir aşk çeşidi yoktur. Çevremde bunu bu şekilde uygulayan çok insan var şaşırtıcı şekilde. Geçici aşk nasıl olur? Bu, zamanı tek başına geçirmemek adına aşk kılıfına sokulmuş bir davranış biçimi. Bunun adı aşk değil. En azından bence. Birkaç günde yitip bitiyorsa, o aşk olabilir mi?” diye sordu Alev.

“Çıkar ilişkileri deniyor galiba bu duruma,” diye ekledi Hakan. “Gerçek anlamda aşkı tadan, anlayan, tabiri caizse dibine kadar yaşayan çok az insan kaldı. Yüzeysel etkileşimlerin ötesine geçip derin bir bağ kurmak, lügatlerden silinmek üzere. O yüzden hislerimize sıkı sıkı sahip çıkmaya başlamak gerek. Bu hissiz güruhtan uzak durmak da gerek tabii.”

“Aşk, bireyselliğin daha ön plana çıktığı bir dönemin içine düştü. Gittikçe monotonluğa evriliyor. Ben de monoton biriyim zaten. Böyle kendine uydurmuş beni,” dedi Alev gülerek.

Hakan elini ‘boş ver’ anlamında sallayarak gülümsedi. “Konuşmak iyi geliyor bu arada. Bunu hesap etmemiştim. İki haftadır kendimle baş başa kalarak, kendime eziyet ediyormuşum meğer. Aldatılmak, insanın belli bir zaman özgüvenini yerle bir ediyor. Ama her yaşadığım olay gibi, bundan da öğrendiğim şeyler var.”

“İki hafta mı? Zamanlamanın bu kadar denk gelmesi aşırı enteresan,” dedi Alev şaşırarak. “Bu geçtiğimiz iki hafta boyunca evden uzun bir süre çıkmayıp kitaplara gömüldüm. O da benim sorunlarımdan kaçış şeklimdi. İlk başta dünyam başıma yıkılmış gibiydi, ama sonra… Bugün geldi. Tünelin sonundaki ışığa doğru yürümeye başladım bugün kafamı toplayıp. Bugünü milat ilan edip, attım kendimi dışarı.”

“Bugün bir milat! Evet,” dedi Hakan heyecanla. “Kesinlikle doğru kelime bu.”

Alev Hakan’a doğru döndü. “Bence asıl mesele, önce hatasıyla sevabıyla seçimlerimizin sonucunu yaşıyor olduğumuzu kabullenmek. An itibariyle, bir dönemin bittiğini idrak etmek. Artık olan bitenin hepsiyle beraber hem kendimizi hem de gidenleri affetmek.”

Hakan, derin bir nefes aldı ve parkın huzurlu manzarasına baktı. “Kendini affetmek, en zor olanı. Ama bunu başardığımda, gerçekten özgür olabilirim biliyorum.”

Sessizlik tekrar aralarına düştü, ama bu sefer daha derin ve anlamlıydı. İkisi de yaşadıkları acıların ve zorlukların onları nasıl değiştirdiğini ve güçlendirdiğini düşünüyordu.

“Belki,” dedi Alev, “Bu karşılaşma ikimiz için de bir tesadüf değil. Aynı yollardan geçmiş, aynı acıları hissetmiş iki insan olarak, burada buluşmamızın bir anlamı olmalı. Kolay iletişim kuramayan bir insan olarak, şu anda, bu duruma şaşırmıyorum dersem yalan olur,” dedi gülümseyerek.

Hakan, ona baktı. “Bende çok öyle ilk defa tanıdığım bir insana güvenip sohbete dalmam açıkçası. Farklı yoldan benzer bir dönemeç eşiğindeyiz. Belki bu, belki de karakterlerimizin yakın olduğu hissi bana yabancı biriyle konuşuyormuşum gibi düşündürmüyor. Bu durumda böylesi rastlantıya şans diyebiliriz belki. Bir şans…”

Alev, Hakan’ın bu sözlerine karşılık gülümseyerek başını salladı. “Bir şans… Kulağa umutlu geliyor.”

Güneş hafifçe batıya kaymıştı. Daha açık bir görüş sağlıyordu şimdi gölgeler. Güneşin ışınları, ağaçların yapraklarından süzülerek yere düşüyor ve yeşilin bütün tonlarını patlatmadan ortaya çıkarıyordu. İstanbul Boğazı’nın mavisine, başlarından geçen teleferiğin gıcırtısı eşlik ediyordu. Önlerine serili geniş çimenlik alanlarda, piknik, sohbet ve müzik üçlemesinin tadını çıkarıyordu kimi park sakinleri. Hemen her yaştan çift, ortamın misafiriydi. Kimi gelip geçiyor, kimi yerini bularak bu ortamın sakini oluveriyordu. Köpeğiyle geleni, bisikletini yokuşa doğru süreni, koşanı, yürüyeni, müzik yapanı, bir köşede hem de o saatte dertli dertli içeni, şöyle bir bakıp gideni ile bir film sahnesi tadında tüm park ayaklarının altına seriliydi. O yokuştaki banktan uzun uzadıya bakıp izlediler, bu filmin bir sahnesinde yer alan birer aktör olarak.

4

Manzaranın etkisinden bir an sıyrıldı Hakan.  Sonra, konu arar gibi çevresine baktı. İleride el ele yürüyen, birlikte gülen, oldukça mutlu genç bir çift çarptı gözüne. Eliyle Alev’e işaret ederek çifti gösterdi. “Bakınız, sayın şans meleği. Daha yollarının çok başında bir çift var orada. Gelecekleri hakkında bir şey söylemek ister misiniz?” diye sordu.

Alev hafif bir gülümsemeyle çifti izledi. “Ah, genç aşkın taze dokunuşları… Gelecekleri hakkında ne söyleyebilirim ki? Dilerim, birbirlerine olan sevgileri ve saygıları zamanın yıpratıcı etkilerine direnebilsin. Bir Aslı ile Kerem, bir Leyla ile Mecnun neden olmasınlar?”

“Bu saydıkların kavuşamıyor yalnız,” dedi Hakan gülerek.

“Çok doğru ya!” diyerek ince bir kahkaha attı Alev. “İşte görüyorsun ya… Acı beni o kadar işgal etmiş ki, aklım sadece acı çeken çiftleri saymaya devam ediyor. Sanki her aşkın sonu bu olacak diye bir şart varmış gibi…” dedi Alev gülerek.

Hakan ciddi bir ifadeyle çifte doğru baktı. “Henüz başlarına ne geleceğini bilmiyor olabilirler bence. En başta hepimiz öyle değil miydik? Her birimiz gibiler. Asıl soru, sonra neye dönüşüyor bu? Yani aşk bitince ne oluyor?”

Alev bir an düşündü. “Bilmem, aşk gerçekte bitiyor mu? Evriliyor mu? Mesela bizde monotonluğa evrildi. Sonra ‘ben gidiyorum,’ demişti biri,”

Hakan “O zaman aşk, her çift için farklı şekilde evriliyor demek daha doğru olabilir. Ayrıca, kendi monotonluğunu sana yüklemiş bence,” dedi ciddi ifadeyle.

Alev derin bir iç çekti. “Oldukça cazgır bir insanım aslında. Hakikaten benden monoton olmaz. Kaçmak için doğru kelime o değildi. Bazı hisler bitmişti, o kadar. Bitmişti… Ben durumu kabullenemeyip, görmezden geldim. O da asla gerçekleşmeyecek beklentilerini bende büyüttü. Beklentiler tuzla buz olup kırıldığında, kaçacak yer kalmadı. Aşk bitmese de biz onu sevgiye dönüştüremeyenlerden olduk ve ayrıldık.”

Hakan uzaklara baktı. “Sevgiye dönüştürmek… Sevgi ve aşk arasındaki o dönüşüm,” dedi düşünceli. Sonra bir sorunun cevabını bulmuş gibi devam etti. “Çiftlerin birbirini ne kadar tolere edebildiği ya da bu süreçte ne kadar yıprandığı büyük rol oynuyor sanırım burada. Birbirinin farklılıklarını yavaş yavaş fark etmeye başladığında dönüşüm başlıyor. Kafanın içerisindeki kurduğun ‘hayatının aşkı’ karakterinin aslında âşık olduğun kişi olmadığını keşfediyorsun. Ama buna rağmen onu o olduğu için sevmeye devam edebildiğinde dönüşüm tamamlanıyor. Sonsuza kadar mutlu yaşadılar. Ya bunu kabul etmeyenler? Puf! Yok olan ilişkiler!”

“Prens hayal ederken onun aslında hep kurbağa olduğunu çok sonra fark etmek gibi mi?” dedi Alev gülerek. “Kurbağayı olduğu gibi sevmek ya da sevmemek. İşte tüm mesele bu.”

Hakan kahkaha atmaktan kendini alamadı. “Sabah kendine acıyan adam nerede?” diye düşündü. “Öptüğünüz o kurbağa asla prens olmayacak. Siz, ayrı derelerin kurbağasısınız!” dedi bir film sahnesini seslendirir tonda. “Yolların ayrılması gerektiğini anlamanız gerekiyor. Bu da bir erdem düşününce. Çok da takılmayın,” dedi kendine de mesaj verir gibi.

Alev, Hakan’ın sözlerini değerlendirerek başını salladı. “Erdemleniyoruz şu anda biz yani.” Başını kaldırıp gökyüzüne baktı ve gelip giden martılara takıldı gözü. “Bazen evet ayrılık, iki insanın birbirine daha fazla zarar vermesini engeller. Gelgitlerimiz biter, ama her ne kadar acı verici olsa da bunun doğru karar olduğunu biliriz. Bütün kitaplar ‘kabullen ve devam et’ der. Buna göre devam etmekten başka çare yoktur zaten. Yeniden aşkı bulana kadar onsuz yaşamayı sürdürürsün.”

Hakan, genç çifte bakarak iç çekti. “Bu konularda okumadığın kitap kalmadı demek. Umalım ki onlar yollarında mutlu olurlar da bu konuda senin gibi o kadar kitap hatmetmek zorunda kalmazlar.”

Alev gülümsedi. “Hayat böyle. Ne demişti yazar, ‘sevdim, yaşadım, pişman değilim’” diyerek mektuba bir gönderme yaptı. “Şimdi farkındayım, ayağa kalkıyorum ve devam edeceğim. Zaten en önemli şey, hatalarımızdan öğrenerek bir sonraki aşkta aynılarını yapmamak değil miydi?”

Hakan başını salladı. “Hatalardan ders almak… Gerçekten hatalı mıydık acaba? Karşındaki karakteri tanıyıp âşık olmak en büyük anahtar galiba bu işte. Olduğu gibi birbirini kabul edenler için dönüşüm kolay. Sonra uzunca bir aşk mümkün. Diğerleri için kabullenemeyiş, beklentiler ve bunlara bağlı hayal kırıklıkları aşkın bitişini hazırlıyor. Bam! Yalnızlar trenine hoş geldiniz,” dedi sesini yine bir yükseltip bir alçaltarak.

“Galiba…” dedi Alev, aklına bir şey takılmış gibi. “Ben bunu pek yaşamadım. Ondan çok bir beklentim yoktu, kaldı ki olduğu haliyle ona aşıktım. Ama o, bu derdin içindeydi sanırım. Sis perdesi aralanmış gibi hissettim şu an. Ben hep aynıydım, son bir yıl fazlaca işe odaklanmamı ve ilişkinin önünde tutmamı saymazsak. Ama problemler çok daha önceden vardı. Bir türlü onun istediği kişi olamıyordum. Tepki ve davranışlarım onu bir şekilde memnun etmiyor, hayrete düşürüyordu. Halbuki ben neysem oyum, ama onun bende gördüğü başka biriydi. Benden beklediğini veremediğim için bu noktaya geldik. Sinyalleri çok önceden veriyordu aslında ilişki… Nasıl oluyor da zamanında bunun farkına varamıyoruz, bilmiyorum…”

Alev’in gözüne yüz metre ötede duran yaşlıca bir çift takıldı. Yaşlı kadın birkaç sokak kedisini beslemekteydi ve sevgiyle onlarla oynuyordu. Kadının yüzünde ince çizgilerin ona kattığı nazlı bir ifade ve tatlı bir tebessüm vardı. Kediler kendilerini sevecek insanı iyi bilirdi ve onun etrafında nazlı nazlı mırlayarak sevgiden bir parça koparma telaşındaydılar. Kadının yanında duran yaşlı bey ise, muhtemelen eşi, yan gözlerle gizli gizli gülümseyerek kadını izlemekteydi. Adamın gözlerinden akan hayranlık bu mesafeden okunabiliyordu. Kim bilir neler görüp geçirmişlerdi beraber ve hâlâ sağlam kalmış aşk dolu bakışlarına imrenmemek elde değildi. Elinde tuttuğu bastona hafifçe yaslanmış, eşinin her hareketini dikkatle izliyordu. Arada bir şeyler söylüyordu. Bazen kadın cevap verdiğinde adamın yüzünde güller açarken bazen de ters bir şeyler söylüyor olacak ki kadın, adam da suratını ekşitiyordu. Alev, Hakan’a dönerek çifti işaret etti. “Ya şunlara ne diyorsun? Sevimlilik abidesi değiller mi? Bu saydıklarımızın muhtemelen çoğunu aşmış, bütün dönüşümlerin üstesinden gelmiş bir ikili.”

Hakan, çifte bakarak tebessüm etti. Nedense o an, bir hikâye uydurmak geldi aklına. Üstelik çifte isim bile bulmuştu. Bir hikayeleri de neden olmasındı. Onları bir yandan izleyerek anlatmaya koyuldu. “Hayatın tüm fırtınalarına karşı dimdik ayakta durabilen Hülya ve Şehmuz. Hülya bu sabah evden çıkarken gözlüklerini evde unutmuştu. Şehmuz’a yol boyunca ‘geri dönelim’ diye söylendi durdu. Şehmuz’un hiç onca yolu geri yürüyesi yoktu. ‘Ceylan gözlüm ben sana tarif ederim her şeyi merak etme’ diye onu teselli etti. Bunun üzerine Hülya ‘Ben kör müyüm ayol!’ diye çıkıştı. ‘Kitap okumayı planlıyordum şimdi yazılar buğulu olacak’ diye hayıflandı. Şehmuz hiç istifini bozmadan hem yürümeye devam etti hem cevap verdi. ‘Ne zaman böyle desen kedilerle oynamaktan ne kitabı ne beni görüyorsun. Gözlükte bir işe yaramıyor zaten.’ Hülya bu cevaba şaşırdı. ‘Ay sen benden ilgi mi bekliyordun? Ay ben seni görmedim mi? Hiç seninle ilgilenmez olur muyum? Kıyamam canım ben sana!’ diyerek yanaklarının kırmızılığı ile nazlı bir bakış attı Şehmuz’a ve elini tuttu. Ağır aheste geldiler parka. İkisi de biliyordu ki aslında onlarınki bitmeyen aşklardandı. Dillenmezdi öyle çok fazla, göz düşmesin üzerine diye…”

Alev gülümsedi. “Bak sen şu muazzam aşka,” dedi. “Saygıyla eğiliyoruz karşınızda Hülya ve Şehmuz. Biliyorum bir zamanlar sizde bizler gibiydiniz. Ama her türlü dönüşümün üstesinden gelerek, bir sembol oldunuz,” dedi ve başıyla çifti selamladı.

Hakan da gururla baktı. “O zaman büyük bir alkış onlar için. Onlar ki, birbirlerine olan sevgilerini her şeyin üstünde tutarak, birbirlerini oldukları gibi kabul edenlerden.”

Alev, gözlerini kısarak düşündü. “Sesi duyuyor musun?” diye sordu.

“Ne sesi?” dedi Hakan.

“Hülya’nın aklından geçen sesler kulağıma geliyor,” dedi gülerek. Sonra çifte doğrulttu bakışlarını. “Ah Şehmuz, her sabah uyandığımda yanında olmanın verdiği huzur tarif edilemez. Ama bunu sana söylemiyorum hemen şımarma diye. Yıllar olmuş. Sabır ve sevgi, kalbimizi hep ısıttı. Söylemeden bildin ne diyeceğimi ya da yapacağımı hep. Senin nazik ve şefkat dolu bakışların, içimdeki tüm endişeleri silip süpürüyor. Biliyorum yine beni izliyorsun. Hem de ilgilenmiyor benimle diye söylenerek. Ama alıştın nazıma. Sende biliyorsun aklım bir yandan sende ve inceden bunu bilerek yaptığımı. Sevgimizin ne kadar derin ve gerçek olduğunu biliyoruz ya işte. Gerisi önemli mi? Seninle yaşamak, yaşlanmak hayatımın en büyük armağanı,” dedi Alev, yaşlı kadının iç sesiymiş gibi.

Hakan güldü. “E bende Şehmuz’a bir kulak verdim,” dedi. Şöyle bir düşündü. “Ah Hülya’m,” diyerek bir girizgâh yaptı, yaşlı adamın iç sesi olarak. “Seninle geçen her an bir hazine. Küçük bir cana bile olan büyük sevgilerin aldı kalbimi. Bende küçücük kalıyorum yanında bazen, o kediler misali. Kalbin ne kadar büyük… İçinde tüm evrene yetecek, bitmeyen bir sevgi… Yanında olmak, hayatı da sevdiriyor. Değer katıyorsun dokunduğun her şeye. Her sabah gülümseyerek uyanışın, günümün en güzel anı. Seninle yaşlanmak, her gün kırışıklarından bahsederek seni kızdırmak, içimizdeki çocukla beraber bu yolu yürümek… Daha ne isterim? Benim en büyük şansım sen ve sonsuz mutluluğum.”

Alev kahkaha attı. “Aşk dediğin Şehmuz ve Hülya’nın ki gibi olmalı.”

Hakan buruk bir şekilde gülümsedi. “Suçlu gibi hissettirmeyen kendini sorgulamana sebep olmayan, birbirini anlayan ve destek olan bütün aşıklar yaşasın…”

“Bende sürekli kendimde hata aradım durdum. O kafadan çıkmak gerekiyor. Tam da zamanıdır. Bugün milat, hatırladın mı?” dedi Alev uyarıcı bir tonla.

“Hani neyi yanlış yaptıysam düzelteyim diye, kendine yüklenirsin. Öyle bir ruh hali, sürekli başa saran. Sadece benimle ilgili değil mevzu biliyorum. Hata karşılıklıdır. Yine de düşünce kaosu bitmeyecek gibi geliyor bazen,” dedi Hakan.

Alev derin bir iç çekti. “‘Kendi içindeki dikenler kanatsın vicdanını! diyordu Hamlet’te. Sanırım bu hepimizle ilgili. ‘Onu gerçekten anlamış mıydım? Ona yeterince değer vermiş miydim?’ iç çatışmaları. Yanlışı yapan oydu ama, ‘Onu buna ben mi sürükledim?’ sorgulayışı. Başımıza gelenler için suçu önce kendimizde bulup bu işkence dolu zamanlarla süreci atlatmaya çalışıyoruz, niyeyse. Bu iç savaşa geçiş halinin toplumun mu, yoksa ailenin mi bize yansıması olduğunu, bilmiyorum. Bu, çok sağlıklı bir kurtuluş ve devam etme yöntemi değil. Halbuki, evet, hatalarım da oldu, ama bu da tek kişilik bir oyun değildi sonuçta diyerek her şeyin karşılıklı geliştiğinin bilincine varalım artık. Kendim için de söylüyorum tabii ki bunu.” Ellerini başının arasına aldı, “Duydun mu? Dinle ey aklı başında olmayan aklım! Bakış açını değiştirmekten geçiyor, hepsi bu.”

Şaşkın şaşkın baktı Hakan. “Shakespeare ha…” dedi. Alıntının geri kalan cümlelerini tamamladı keyifle. “Artık gitmeliyim, tanrıya emanet ol! Sakın unutma beni.

Alev çevreyi izledi bir yandan. “Yaşananlar unutulmaz elbette ve her insan bir şey katar illaki hayatımıza, bu kabul. Ama unutulması da zamanıdır gidenlerin… Unutma! Ama unut!” dedi.

Alev’in gözüne yeni bir manzara takıldı. Parkın geniş çimenlik alanında, güneşin ılık ışıkları altında bir aile, keyif dolu bir piknik yapıyordu. Anne ve kız çocuk bir piknik örtüsünün üzerinde oturmuşlardı. Baba ve erkek çocuk hemen yanı başlarında ayak futbolu oynama halindeydi. Oğlu, babanın ayağından topu kapma telaşı içindeydi. Kız çocuk annesinin sırtına yaslanmış, top oynayan baba ve abisine sürekli laf yetiştiriyordu taktik verir gibi. Baba belli ki oğluna bilerek yenilen cinsten değildi. Oldukça zorluyordu onu, bu da gülüşmelere sebep oluyordu. “İşte yeni konumuz. Evli, mutlu, çocuklu bir çift. Bir piknik bayramı… Aile saadeti. Ne kadar şen bir görüntü karşıdan,” dedi Alev.

“Olmasın mı?” diyerek aynı çifti izlemeye başladı Hakan. “Çocuklar sahneye çıktığında, hikâye bambaşka bir hal alır. Onlar da dönüşümün başkaca bir sınavı. Sorunlar değişir ve mutluluklar yeniden şekillenir. O minicik çocuktan güç alarak yürütür gemiyi çiftler. Herkes sağlam kalamıyor tabii. Kopanlar oluyor bu yola girip de. Şanslı azınlıkta olan birilerinin canlı şahidiyim mesela. Annem ve babam da böyle bir süreçten geçerken ben doğmuşum. Daha çok kenetlenmişler. Belki bitecek bir aşkın yeniden doğuşu olmuş. Bir küçük el, hayatınıza dokunur ve her şey bir anda anlam kazanır,” dedi.

“Vay be! Şahane bir aşk tazelenmesi olmuş onlar adına desene. Sana onlar mı anlattı, yoksa başkalarından mı duydun?” diye merak etti Alev.

Hakan, hafifçe gülümsedi. “Aslında bu hikâyeyi birçok kez annemden dinledim. O dönemde yaşadıkları zorlukları ve yeniden birbirlerine nasıl bağlandıklarını anlatırken hep gözleri parlar gururla. Malum, şahlanış hikayeleri heybetli olur. Babam da her seferinde, o dönemi aşmanın onlara nasıl güç kattığını ve ilişkilerini daha da derinleştirdiğini söyler.”

Alev, ilgiyle dinledi. Bir yandan da merak etti neler olduğunu; “Ne tür zorluklar yaşamışlar ki? Yani çok özel bir durumsa anlatma tabi.”

Hakan, derin bir nefes alarak devam etti. “Bir sır değil. Aslında klasik ilişkilerde olabilecek sorunlardan. Mesela annem, aile büyüklerinin ve çevrenin sürekli baskısı ve eleştirileri altında eziliyormuş. Herkes ne yapmaları gerektiği konusunda sürekli tavsiyeler veriyormuş. E bu da annemi çok yıpratıyormuş. Hele babamın bunlara sessiz kalması onu daha çok çileden çıkarıyormuş. Yalnız hissediyordu sanırım böyle ifade etmese de.”

Alev bir iç geçirdi. “O kadar tanıdık geldi ki. Anlamıyorum desem yalan olur.”

Hakan devam etti. “Babam ise işyerinde büyük sorunlar yaşıyormuş aynı dönemde. Kendi derdine düşüp evliliğini ve eşinin isteklerini aksatır olmuş. Böyle stresli ortamda da tabi ki evde sürekli tartışır olmuşlar.”

Alev, Hakan’ın gözlerindeki derin duyguyu fark ederek, “Kaçınılmaz son. İlgisizlik, kendine kaçma, yalnızlaşma…” dedi.

Hakan, biraz muzipçe gülümseyerek devam etti. “Tam her şeyin daha kötüye gittiği bu dönemde annem hamile olduğunu öğrenmiş. Hakan geliyor hayatlarına tabii. Hemen toparlanmış bizimkiler. Babam, bu haberle birlikte işyerindeki sorunları çözmek için daha kararlı adımlar atmış ve sonunda işleri düzene koymuş. Annem ise başkalarının sözlerini umursamamayı öğrenmiş. Aile olarak birbirlerinden başka kimseye tutunmamaları gerektiğini fark etmişler, belki de. Birbirlerine odaklanıp değer verdiklerinde her şey kendiliğinden düzelmiş.”

Alev’in gözleri parladı. “Ne kadar güçlü bir dönüşüm! Bu gerçekten ilham verici,” dedi heyecanla. “Çocuk, aynı zamanda büyük bir sorumluluk getireceği için korkutucu bir açıdan. Düşünsene, birden kendini düşünmeyi bırakıp başka bir canlının hayatından ve geleceğinden de sorumlu oluyorsun. Sana muhtaç ve masum. Bu, ilişkiye derin bir anlam da katabilir veya yorabilir de. Keşke herkes ilkini yaşasa, sizinkiler gibi…” dedi Alev.

Hakan, çocukları izlerken gülümsemekten kendini alamaz. “Çocuklar, dünyaya farklı gözlerle bakmayı öğretir… Yani ille de anne baba açısından bakmıyorum olaya şu an. Onların merakı ve saf sevinci, hayata dair en derin soruları bile düşündürür beni. Arkadaşlarımın çocuklarının bir numaralı arkadaşı olmayı başarabilen biriyim. Emin ol çok öğreniyorum onlarla her konuştuğumda.”

“Bak bu çok eğlenceli bir konum. Kıymetini bil,” diye ekledi Alev.

“Çocukluğu da şahane geçmiş biri olarak, bu duruma uzak değilim. Sizinkilerin böyle bir hikayesi var mı?” diye merakla sordu Hakan, Alev’e dönerek. “Yani, onların dönüşümünü sen nasıl yorumlarsın?”

Alev, derin bir nefes aldı ve biraz düşündü. “Benim çocukluğum oldukça hareketli geçti aslında. Annem modacı; babam ise mimar. İkisi de yaratıcı insanlar ve tabii yoğun bir çalışma hayatına sahipler. Şu anki ben, sanırım aynı yolu seçmişim. Onlardan gördüğümü aynen uyguluyorum. Okul ve kurs derken, ailece sadece akşamları kısıtlı zaman dilimimiz olurdu. Hep güzeldi. Bizi dinlerlerdi. Küçük kız kardeşim Elif, sırdaşım, dostum ve yoldaşımdır. Onunla elbette bizimkilerden fazla zaman geçirirdik. Evde doğal bir arkadaşın olunca dip köşe sorunları fark etmiyorsun. Ya da bizimkiler, göstermemekte ustaydılar belki. Ama o yoğunluğa rağmen bazen birlikte geçirdiğimiz zaman az olsa da onlar birbirlerini hep tolere ediyordu sanırım. Yanımızda sesli kavga ettiklerini bile hatırlamıyorum,” dedi imrenerek.

“Ben tek çocuk olduğum için bizimkiler sadece bana konsantre olmuşlardı galiba. Benim arkadaşım onlardı. Öyle kafalarına göre işle iştigal olmak yoktu. Önce ben sonra iş,” dedi Hakan gülerek. “Şaka bir yana, çocukluğum rahat da geçse, disiplini elden bırakmadılar tabii. Sanırım senin ailenin bu iş disiplini içinde yaşaması ve senin bir kardeşinin olması, oldukça belli bir standartta geçen bir süreç sağlamış ve işleri düzenli hale getirmiş. Dış etkenler hayatınıza pek müdahil olmamış gibi görünüyor,” dedi Hakan.

Alev, hafif bir gülümsemeyle devam etti. “Olabilir. Ailece en unutulmaz ve keyifli zamanlarımız, yaz tatillerinde yaptığımız kamplar olurdu çocukken. Karşıdaki ailenin piknik havası, niyeyse o zamanları anımsattı bana. Babamın doğayı ne kadar sevdiğini anlatamam. Her yaz, iki haftalığına kıyı kıyı gezip kamp yapardık. Annem aşırı uyumluydu, kamp ortamını hiç sevmese de. Arada sızlandığı duyulurdu fakat bu, yok denecek kadar tiz bir sesle olurdu. Çadır kurma, ateş yakma ve yemek işi babamdaydı. Annem ise düzen ve müzikten sorumluydu. O narin elleriyle şahane gitar çalardı. Varsa bir sürç-i lisanları, kendi içlerinde gizliydi. Dediğim gibi… Bize hiç belli etmediler bir şeyler yaşadılarsa da. Şimdiye kadar da birbirlerine karşı sevgi ve saygılarından hiçbir şey kaybetmediler. Bir araya geldiğimizde hep o hissi alırım. Birbirini çok iyi tanıyan ve birbirlerinin ne istediğini bilen, buna göre birlikte hareket eden bir çift. Kırmadan, dökmeden… İmrenmemek elde değil,” dedi Alev yüzünde bir tebessümle. Ailesini iki haftadır ne kadar ihmal ettiğini ve aramadığını düşündü. Kendi derdini onlarla paylaşmak ve atlatmak yerine, kendine kaçmayı tercih etmişti. Bir an için yanlarında olmayı diledi. Özlediğini hissetti. Bunu en kısa sürede yapacaktı. Yanlarına gidip, yeniden eski Alev olarak neşe içinde evlerine girecekti.

Bu esnada Hakan’ın gözüne karşıdaki iki kişi takıldı. Köpeğiyle oynayan bir adam ve biraz ileride, çimenlerin üzerinde uzanmış kitap okuyan bir kadın. Adam, yaklaşık otuzlarının başında, kumral ve sportif görünümlü bir gençti. Köpeği, büyük ve enerjik bir Golden Retriever’dı. Adamın etrafında zıplıyor ve oyunlar yapıyordu. Adam köpeğiyle sevecen ve neşeli bir şekilde ilgileniyor, topu fırlatıp köpeğin getirmesini izliyordu. Gözleri sürekli olarak karşıdaki kadına kayıyor ve her seferinde hafifçe gülümsüyordu. Kadın ise yirmili yaşlarının sonlarında, uzun dalgalı saçları rüzgârda hafifçe savrulan, mavi elbisesi çimlerin rengine karışmış halde gencin karşısındaydı. Bir ağaca yaslanmış ve elindeki kitaba odaklanmıştı. Zaman zaman kafasını kaldırıp oyuncağını almaya gelen köpeğe bakıp gülümsüyordu. Hakan, önce adamı göstererek “Şurada köpeğiyle oynayan adamı görüyor musun?” diye sordu Alev’e.

Alev, Hakan’ın işaret ettiği yöne bakarak, “Evet,” dedi.

Hakan devam eti, “Tam karşısında da kitap okuyan, otların üzerinde duran, mavi elbiseli kadını görüyor musun?” dedi.

Alev yine başını salladı, “Evet,” dedi. “İkisinin bir bağlantısı mı var?” diye sordu anlamayarak.

“Şu an yok ama bence az sonra olacak,” dedi Hakan.

“Yine anlamadım,” dedi Alev.

Hakan, hafif bir gülümsemeyle, “Bence adam, kadınla tanışmak istiyor. Bakışları sürekli onun üzerinde ve kadının dikkatini çekmek için elindeki oyuncağı sürekli o tarafa atıyor ki, köpek de oraya gitsin. Belki tepki verir ve konuşma başlar diye yani. Yapma, biliyor olmalısın böyle durumları,” dedi gülerek. “Çok büyük bir iddiada bulunuyorum, kadın tepki vermese de bir şekilde yanına gidecek. Her an olabilir,” diye ekledi.

Alev, şüpheyle kaşlarını kaldırdı ve ikiliyi izlemeye başladı. Ona göre kadın pek durumun farkında değildi.  “Sanmam, Hakan. Yani, evet, bir tepki umudu varsa ve gerçekleşirse gider. Ama aksi halde sanmıyorum. Öncelikle, kadının hiç oralı olmadığı buradan aşikâr,” diye cevap verdi.

Hakan güldü, “Evet, bence sen uzun süredir ciddi bir ilişkinin içinde olduğun için taze başlangıçların nasıl olduğunu unutmuşsun. Kadın da durumun gayet farkında. İzle ve gör.”

Bu sırada adam, köpeğini yanına alarak kadına doğru yürümeye başladı. Alev, şaşkınlıkla Hakan’a baktı. “Yok artık! Gerçekten gidiyor,” dedi. Kadına yaklaştığında hafifçe eğilip bir şeyler söyledi. Kadın başını kaldırıp ona baktı, gülümseyerek cevapladı. Adam da gülümsedi, bir şeyler daha söyledi ve kadın cevap verirken yanına oturdu. Köpek kadının ayaklarının dibine uzandı ve onlar konuşmaya başladılar. “Bu ne hız!” dedi Alev şaşkınlıkla.

Hakan gülerek, “Aşk, hayatta hasretini duyduğumuz tek nefes kaynağıydı. Gelmedi. Boğulduk yokluğunda. Yaşar gibi yapıp, göçtük her birimiz… demiş şair. Hasret duyulana, gidilir. Bu arkadaşların isimleri ne olacak şimdi?” diye sordu.

Alev, adam ve kadını dikkatle izleyerek, “Tamam, adamın adı Recai olsun, hem de cingöz olanından. Kadının adı ise elbette Selma olacak bu durumda. Yeni Türk filmimize hoş geldiniz,” dedi gülerek.

Hakan, bir kahkaha attı. “Peki, Recai ne demiş olabilir sence?”

Alev, hayret içinde çifti izliyordu. “Açıkçası, geldi, bir cümle söyledi ve çat diye oturdu. Aklım hala almıyor; nasıl tahmin edeyim? Hala şaşkınım. Tanışmadıklarına emin miyiz?” dedi, bir yandan karşıdaki sohbeti izlerken. Recai ve Selma, birbirleriyle konuşurken rahat ve samimi, yılların arkadaşları gibi görünüyorlardı; oysa tanışalı birkaç dakika olmuştu. Aralarındaki konuşma ve jestler, gerçekten iyi anlaştıklarını gösteriyordu. Aslında, aynayı tersine çevirdiklerinde benzer bir durumda olduklarını hem Alev hem de Hakan fark etmedi. Sanki onlar da yılların arkadaşı gibiydi ve belki bir saat ancak olmuştu tanışalı. Bir süre sessizce karşıdaki sohbeti izlediler. Sonra, Alev’in aklına Hakan’ın havada kalan son sorusu geldi ve cevapladı. “Merhaba, köpeğim Leo sizinle tanışmak istiyor gibi görünüyor. O bu kadar merak edip anlatınca, ben de merak ettim sizi. Tanışabilir miyiz?”

“Eyvah!” dedi Hakan. “Bu kadar kötü bir girişle gelip, orada oturuyor olması imkânsız.”

“E peki, senin dahiyane fikrini öğrenelim,” dedi Alev.

Hakan biraz düşündü, “Peki, dinle bakalım. Recai biraz daha yaratıcı olmalı. Şöyle bir şey söylemiştir mesela: ‘Merhaba, Leo sizin okuduğunuz kitaptan çok etkilenmiş gibi görünüyor. Sürekli kapağına bir göz atıp öyle dönüyor yanıma. Ne okuyorsunuz, bakabilir miyim?’”

Alev, gözlerini devirdi. “Hadi canım, yapma. Gerçekten mi? Bu mu daha iyi yani?” dedi, alaycı bir şekilde.

Hakan kendinden emindi, “Evet, bu daha iyi. Çünkü böylece doğrudan konuşma başlatmak için ortak bir konuya değinmiş olur. Kitaplar hakkında konuşmak da her zaman iyi bir başlangıçtır,” diye ekledi.

Alev, biraz düşündükten sonra, “Mantıklı aslında,” diyerek hak verdi. “Selma da muhtemelen kitabı gösterdi ve ‘Bu kitap, uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Çok sürükleyici.’ demiştir,” dedi.

Hakan gülümseyerek, “Sonra Recai, ‘Harika, ben de okumayı çok severim. Hangi türleri okumayı seversiniz?’ diye sormuştur,” dedi.

“Selma muhtemelen ‘Macera ve romantik romanları severim. Ama bazen bilim kurguya da kayarım,’ demiştir. Recai de ‘Bense polisiye ve romantik hikayeleri severim. Cingöz Recai’yi okumuş muydunuz?’ diye eklemiştir,” dedi Alev gülerek.

Hakan bir kahkaha patlattı. “Beni anlatıyor demesin de orada. Anında biter mevzu.”

Bir yandan çifti izliyorlardı. “Evet, ayağa kalktılar. Telefonlar cepten çıktı,” dedi Alev. “Sohbet bitti galiba. Kadın gidecek gibi duruyor. Birbirlerinin numaralarını da aldılar. Bu durumda bir sonraki görüşme kesin. Ne kadar hızlı oldu bitti bu iş,” dedi hayretle.

Hakan, “Bir hayal kırıklığı daha,” dedi. “Buradan kahve içmeye geçerler, diye düşünüyordum.”

Alev, “O kahve bir şekilde içilecek, merak etme. Bak, ayrıldılar şimdi ama… Adam hemen telefona gömüldü, köpeğiyle ilgilenmiyor. Bir yandan giden kadını izliyor. Kadın da yürürken elindeki telefona gülümseyerek bir şeyler yazıyor. Mesajlaşma başladı galiba, ha? Al sana, yeni dönem aşkının başlangıcı. Bence bu iş oldu,” dedi gülerek.

“Vay be!” dedi Hakan. “Bir ‘O an’ olayına şahit olduk. İlerde dönüşümleri atlatan bir çift olurlarsa, al sana çocuklarına anlatacakları hikâye. Bizde biliyoruz ama bunu onlar bilmiyor,” dedi sesini kısarak.

Alev, “Bazen hayat gerçekten de tahmin edilemez şekilde, güzel olabiliyor,” dedi.

“Anlar ve anılar güzeldir…” dedi Hakan. “İnsan onlara çok takılı kalıyor ve en çok acıtan da bunlar oluyor gidenlerin ardından,” diye ekledi.

Rüzgâr, kuytu diye oturdukları köşede sert esmeye başlamıştı. İçlerinde ise dinginleşmeye başlayan başka bir yolculuk vardı. İkisi de kendi anılarının içine göçtü, bir süre sessizce çevreyi seyrederek. Bazı güzel anılar şimdi acı veriyordu. Geçmişin gölgeleri, bugünlerini karartıyor gibiydi. Hayatlarından geçen önemli anlar, sevinçler, üzüntüler, başarılar ve kayıplar, gölgelerden çıkarak zihinlerinin ortasından geçti. Onlardan kaçılabilir miydi?

5

Gün ikindi vaktine yaklaşmıştı. Park bu saatlerde öğle sıcağından kurtulduğu için mi bilinmez, daha canlıydı ve gittikçe kalabalıklaşıyordu. Aslında, park gençleşiyordu demek daha doğru olacaktı sanırım. Maçka’nın yeşil çimenleri, dinlenen, müzik yapan ve kahkahaların eksik olmadığı sohbetlerle yerlerine yerleşen yeni misafirlerini ağırlıyordu. Patika yollarda yürüyüş yapan ve köpeklerini gezdiren insan sayısı da bir hayli artmıştı. Yaşlı çiftimiz, namı diğer Hülya ve Şehmuz, parkın tadını çıkarmış olacak ki gitmeye koyulmuşlardı. Hülya, elindeki kedi maması torbasını kapattı ve çevresine son bir kez daha baktı. Şehmuz, bastonuna yaslanarak yavaş adımlarla yürüyordu. Hülya da bir yandan besleyecek başka bir kedi olup olmadığını kontrol ediyor, bir yandan sakin adımlarla parkın çıkışına doğru ilerliyordu. Hakan ve Alev de aynı anda birbirlerinden habersiz, onları takip ediyordu.

Alev aniden aklına gelen fikirle, “Bir de anıları kovalayıp onlarla vedalaşalım mı?” dedi.

“Nasıl yani?” diye sordu Hakan.

“Şöyle ki…” dedi Alev ve çantasına uzandı. Küçük bir not defteri çıkardı. “Aynı senin mektuba yaptığın gibi,” diye devam etti. “Unutamadığımız ve takılı kaldığımız anıları sırayla birbirimize anlatıyoruz. İkimiz de birer anı anlattıktan sonra bir parça kâğıdı rüzgâra salıp anıları serbest bırakıyoruz. Ta ki aklımıza anı geldiğinde gülüp geçene, aynı insanlarla bir daha yaşanmayacağını kabullenene kadar…”

“Sevdim bu fikri. Ama o kabullenme süreci, çok anıyla beraber bizi burada günlerce hapsedebilir. Birkaç en özel anı seçerek yapalım bunu,” dedi Hakan gülerek.

“Evet o kısımda biraz saçmaladım. Kabul. Üç anıyla sınırlı tutuyoruz, uygunsa. Ki üç uğurlu numaramdır. Ve sen başlıyorsun,” dedi Alev, not kâğıdını Hakan’ın eline tutuşturup.

Hakan düşünmeye başladı. “O kadar çok ki…” dedi, sonra buruk bir şekilde devam etti. “Aslında, gidişatımızın böyle olacağını çok belli eden bir kıskançlık hikayesi var mesela.”

“Anlat bakalım,” dedi Alev merakla.

Hakan derin bir nefes aldı. “O zamanki sevgilim, şu anki acım Melis’le, Roma’ya bir tatil planlamıştık. İlk defa birlikte yurt dışına çıkacaktık ve oldukça heyecanlıydık. Roma da benim en sevdiğim şehirlerdendir. O hiç gitmemişti ve gezilecek yerleri planlayarak geziye biraz fazla kontrolcü şekilde konsantre olmuştum sanırım.”

“Seyahatlerin en can alıcı noktası bu. Kontrolcülük seyahati öldürür. Akışına bırakacaksın ki, umulmadık şekilde güzel geçsin,” dedi Alev gülerek.

“Hayat dersi için teşekkürler. Devam ediyorum,” dedi Hakan bilmiş bir edayla. “Roma’nın tarihi dokusu ve romantik havası ilişkimize yeni bir soluk getirecekti, ya da ben öyle düşünmüştüm. İlk gün, Colosseum’u gezdik. Sonrasında merkezde biraz yürüyüş. Aşıklar çeşmesi diye bilinen yere geldik. İkimiz de bozuk paralarımızı keyifli şekilde suya attık ve dilekler tuttuk. O ne diledi bilmiyorum ama benim dilediğim olmadı.”

“Ne dilemiştin ki?” diye sordu Alev.

“Beni mutlu edecek, ömrümün sonuna kadar sürecek bir aşk,” dedi Hakan.

“Henüz gerçekleşmedi, diyelim. Gelecekte bu dileğin gerçek olacaktır ben inanıyorum,” diye ekledi Alev.

“Belki, kim bilir. O an bunun o olduğunu düşünüyordum. Neyse. Akşam yemeği için bir restorana gittik. Yemek sırasında Melis’in telefonuna sürekli bildirimler geliyordu. Bu durumun bir türlü bitmek bilmemesi can sıkıcı bir hal aldı. Ben yoktum. O ve telefonu. Sonunda dayanamadım ve ‘Kim bu kadar sık mesaj atıyor?’ diye sordum. Melis, ‘Eski bir arkadaşım, sadece birkaç şey soruyor,’ dedi. Ama o an, içimde bir kıskançlık kıvılcımı yandı. Çünkü bu sorularla orada benimle konuşmaktan daha fazla ilgiliydi.”

Alev düşünceli bir şekilde, “Kıskançlık yapılmayacak gibi değil bu zaten. Sanıyorum bu iş güçle alakalı bir durum değildi. Öyle olsa böyle takılmazdın sanırım,” dedi.

“Hayır. İşle ilgili değildi. Sonra yemeğin ilerleyen saatlerinde bir de garson yanımıza gelip Melis’e iltifat üstüne iltifat etmez mi… Melis her seferinde gülümsedi ve teşekkür etti, bir flört hali içinde. Ben orada yok muyum diye düşünmeye başladım. Zaten biriken asabiyetim daha da arttı. O gece, otel odasına döndüğümüzde büyük bir tartışma başladı. ‘O garson neden sana böyle iltifat etti? O arkadaşın neden bu kadar sık mesaj atıyor?’ gibi sorularla Melis’i sıkıştırdım. Kabul ediyorum, biraz abartmış olabilirim. Ama onun, sadece arkadaşmışız gibi dışarıya durumu yansıtma şekli asıl canımı sıkan şeydi. Konu büyüdü. Saçmaladığıma, yanlış değerlendirdiğime sonunda beni ikna etti. Yine de gerginlik gitmedi.”

Alev gözlerini kısmış dinliyordu. “Gerginlik, ilişkideki gerçek sorunların bir yansıması gibi. Aslında bu tartışma bitmedi demek istiyormuş size bu hissiyat.”

Hakan içini çekti. “Evet, gerginlik bitmedi o gece. Sorun da çözülmedi tabii. Roma’nın romantik havası, bizde soğuk bir sessizliğe bıraktı. İkimiz de uyuyamadık, sabaha kadar otelde sessizce oturduk. İlişkimizin üzerindeki çatlakların ne kadar derin olduğunu söylüyordu bu işaretler, bir nevi. Ama es geçtim. O tatilden döndüğümüzde, ilişkimizde bir şeyler değişmişti. Güvenin yerini bende garip bir şüphe almıştı. İçten içe bir şeyler vardı da tanımlayamıyordum sanki. Nitekim, o eski arkadaşıyla beni aldatarak bu durumu perçinlemiş oldu.”

Hakan, kâğıdı havaya kaldırıp rüzgâra saldı. “Şimdi sıra sende,” dedi Alev’e dönerek.

Alev düşünceli bir şekilde bakakaldı. “İnsan hissediyor değil mi? Yani olacakları. Bir şekilde hissediyor,” diye sordu.

“Onun gibi bir şey. Aslında biliyorsun ama tanımlayamıyorsun veya inanmak istemiyorsun o hisse o an. O kadar kör ediyor aşk,” dedi Hakan. “Ama içini de kemiriyor. Her birimiz aslında yaşarken farkındayız olacakların. Habercisi oluyor böyle hisler. Sorun belki de kabullenme güçlüğü,” dedi ve sonra Alev’in elindeki defteri işaret etti. “Kopar bakalım anı defterinden bir yaprak. Sendeyiz.”

Alev buruk bir şekilde anlatmaya başladı. “Ailelerimizi tanıştırmak için büyük bir yemek düzenlemiştik. Birbirleriyle ilk kez tanışacakları için oldukça heyecanlıydık. Annem ve babam, onun ailesiyle tanışmayı dört gözle bekliyorlardı ve ben de bu buluşmanın sorunsuz geçmesini umuyordum. Yemek sırasında, her şey başta oldukça iyi gidiyordu. Sohbetler, gülüşmeler… Ancak bir noktada, eski sevgilimle babam arasında bir konu üzerine hararetli bir tartışma başladı.”

Hakan merakla sordu, “Ne üzerine tartıştılar ki?”

“Babamın bazı konularda katı görüşleri vardır. İtiraz edersin, dinler. Seni anlar ama hak vermiyorsa, konuyu kapatır, katılmadığını belirtir. Eski sevgilim ise zorla kabul ettirmeye çalışır. Bu, orada gergin bir çatışmaya döndü. Herkes gerildi. Anneler ortamı yumuşatma çabasına girdi. Benim de biraz elim ayağım karıştı açıkçası, çünkü babam gibi birini germeyi başardığı için aşırı kızdırmıştı beni. Sonra, annesinin konu değiştirme çabası bu kez benim daha çok gerilmeme sebep oldu.”

Hakan merakla dinledi. “Sancılı başlangıç diye böylesine diyorlar sanırım.”

Alev devam etti. “Dahası var. Annem, ‘Bu çocukla gerçekten mutlu olabileceğini düşünüyor musun?’ diye sordu bir ara mutfağa gittiğimizde. Bir şey diyemedim. Akabinde masa da onun annesi, ‘Senin işin de çok stresli ve bu şekilde aile hayatına zaman ayırmak zor olur be kızım. Zaten oğluma bile zaman bulamadığın düşünülürse… Aile hayatına daha uygun bir meslek bulamadın mı?’ demesin mi,” dedi Alev kadını taklit ederek.

Hakan kaşlarını çattı. “Oldukça kaba bir yorum yapmış. Ailenin önünde birde…”

Alev başını salladı. “Sorma, diyecek kelime bulamadım. O kadar saçmaydı ki. Bir yandan söylenenlerin benim karakterimi eleştirmekle aynı olduğu hissine de kapıldım. Bunun üzerine, bu kez annem ve babam beni savunmaya geçtiler. Zihnim darmadağınık hale geldi. Herkes farklı telde gergindi. Yine de kadına kibarca, işimi sevdiğimi ve bunun benim bir parçam olduğunu, beni sevenin bununla birlikte sevmesi gerektiğini söyledim. Fakat boşuna konuşuyordum çünkü karşımda dinleyen yoktu. Kadın hala, ‘Ama bir kadın için aile her şeydir. İş her zaman ikinci planda olmalı,’ diyerek konuşmasını sürdürdü. En son babam, ‘Kimse bir diğerinin fikrine, mesleğine, karakterine eleştiri getirmesin bu masada lütfen. İnsanları olduğu gibi kabul edin ya da etmiyorsanız dağılalım’ dedi. Masada soğuk bir rüzgâr esti. Herkes sus pus oldu ve hiç bunlar olmamış gibi havadan sudan konulara geri dönüldü aniden. Babam noktayı koymuştu. Bir yandan aileme yapılan saygısızlık, diğer yandan kendimi savunmak zorunda kalmak beni oldukça incitti.”

“Bu gerçekten zor,” dedi Hakan empatiyle. “Sevgilinin sessiz kalması işleri senin için daha da zorlaştırmış olmalı.”

“Kesinlikle,” diye onayladı Alev. “Yemek boyunca, babamın müdahalesinden sonra gerginlik sabit bir seviyede kaldı ama gece, benim için oldukça stresli geçti. Herkes gittikten sonra yaptığımız tartışmada da sevgilim annesini ben de kendi ailemi savundum. Bir orta yol bulmak mümkün değildi. Aralar hiç düzelmedi.” Alev elindeki kâğıdı rüzgâra saldı. “Bu anıyı serbest bırakmak iyi geldi,” diye ekledi.

Hakan şaşkın bir ifadeyle, “Vay be! Gerçekten acayip bir başlangıç olmuş hem aileler hem de sizin adınıza. Ne kadar sürdü ilişkiniz bu olaydan sonra?” diye sordu.

Alev iç çekerek, “Bir yıla yakın. Ben kendimi daha çok işe verip güya monotonlaştım işte… Sonunda kaçınılmaz olan başa gelene kadar,” dedi ve gülerek ekledi, “Monoton…”

Hakan gülümseyerek, “O zaman, artık mutlu bir anı bulalım. Sonuçta, hep gerilim yoktu. Mesela… Hımmm… Oldukça yoğun bir iş döneminden geçtiğim bir süreç vardı benim de… Neredeyse hiç boş vaktim yoktu. Kendimi oldukça yorgun ve stresli hissediyordum. Melis, ona zaman ayıramadığım günleri anlayışla karşıladı ve hiç üzerime gelmedi. Aksine, beni serbest bıraktı ve kendi yoğunluklarını bir kenara bırakarak destek oldu, yanımda durdu. Birlikte gerçekten çok az vakit geçirebiliyorduk. Onun özverisi sayesinde o süreci başarıyla atlattım.”

Alev içtenlikle, “Bu, gerçekten güzel bir davranış,” dedi.

Hakan onaylayarak, “Evet, hatta çalışmalarımın bittiği gün, eve döndüğümde inanılmaz bir sürprizle karşılamıştı beni. Kapıyı açtım ve ta da! Evin her yeri mum ışıklarıyla aydınlatılmıştı. Melis, yemek masasını özenle hazırlamıştı ve sevdiğim yemekleri pişirmişti. Masanın üzerinde, küçük bir not vardı: ‘Bugün sadece senin günün. Stres yok, artık biraz dinlenme ve keyif zamanı. Hep daha iyi olacaksın.’ Bu notu okuduğumda içim ısındı.”

Alev gülümsedi, “Hem hamarat hem romantik.”

Hakan mutlu bir şekilde devam etti, “Melis, mutfaktan çıkıp yanıma geldi ve aniden bana sıkıca sarıldı. ‘Her şeyi böyle teker teker atlatacağız,’ dedi. O an bu durum çok uzun sürecek gibi geliyordu tabii. Bu anılar, sonrasında beni ortamlarda ‘herhangi biri’ gibi göstermeye başladığı zamanların, hemen öncesine denk geliyor. Neyse, o akşam yemeğimizi yedikten sonra, birlikte oturup film izledik. En sevdiğim filmi de seçmişti ki kendisi pek beğenmezdi. Hep daha iyi olmadım. Sebebinin o olması garip bir ironi tabii ki.”

“Böyle romantiklikleri senin yapman gerekirdi o ilk özveriden sonra,” dedi Alev.

“Yapmadığımı kim söyledi? Maksat burada onu onore etmek, bir nevi. Her şeye rağmen onu iyi hatırlamak istiyorum. Yoksa durumumuza takılıp kalıp sürekli kendimi sorgulayacağım. Hayatıma devam etmek adına böyle bir noktaya ihtiyacım var sanırım. İçten içe bunun böyle olduğuna inanıyorum…” dedi Hakan. Sonra elindeki kâğıdı rüzgâra saldı ve gülümseyerek, “Böyle anıları serbest bırakmak garip ama iyileştirici,” dedi. “Güzel bir fikirdi. Psikolojik rahatlama hissetmemek mümkün değil. Faydası var,” diye takdir etti Alev’i.

Alev de başını sallayarak, “Dâhiyimdir,” dedi. Ne demişler “Geçmişi serbest bırak, dönerse geleceği seçersin,” diye ekledi.

“Bunu duymamış gibi yapacağım,” dedi Hakan gülerek.

Alev şakayla karışık, “Gülmeyi unuttuğum bir zaman diliminden sonra, istediğim kadar kötü espri yapmaya hakkım var,” diye söylendi. “Peki… Bir mutlu anı da benden o zaman. Geçen yıl Nisan ayıydı. Kapadokya’da tatildeydik. Kapadokya’nın büyülü sokakları ve peri bacaları arasında oldukça keyifli zaman geçiriyorduk.”

Hakan keyifle, “Balon turu yapmadınız mı? Kesinlikle enfestir!” dedi.

Alev devam etti, “Yaptık elbette. Gün batımını balondan izleyecek şekilde ayarladık zamanı. Balon yavaşça yükselirken, altımızda uzanan Kapadokya’nın muhteşem manzarası gözlerimizin önüne seriliyordu. Güneş, ufukta yavaşça renkten renge girerek batıyordu. Balon en yüksek noktasına ulaştığında, sevgilim bana döndü ve elini cebine attı.”

Hakan bilirkişi edasıyla “Geliyor evlilik teklifi!” dedi.

Alev gülümseyerek devam etti, “Cebinden küçük bir kutu çıkardı ve diz çöktü. ‘Alev,’ dedi, ‘Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?’ O an ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim dolmuştu ve kalbim hızla, çıkacakmış gibi çarpıyordu. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Mutluluktan ağlamaya başladım ve ‘Evet!’ diyebildim zar zor. Balonun içindeki diğer yolcular alkışlamaya başladı ve biz birbirimize sarıldık. O an, hayatımın en mutlu anlarından biriydi. Sevgilim, bu anı özel kılmak için her detayı düşünmüştü ve bana unutulmaz bir an hediye etmişti.”

Hakan gülümseyerek, “Gerçekten benden iyi olmasın, o da romantikmiş,” dedi.

“Öyleydi,” dedi Alev buruk bir şekilde. “Sonrasında, Kapadokya’nın tarihi sokaklarında el ele yürüdük, gelecekle ilgili hayaller kurduk. O gece inanılmaz mutlu ve özel anlardan biri olarak kaldı bende.”

Hakan, “Böyle anılar… Acayip.” dedi ve sustu.

Alev gülümsedi. Yine Hakan’ın mektubuna gönderme yaptı. “Keşke hayal kırıklığım her şey olsaydı, sen olmasaydın. Ama oldu. Seni affediyorum bunun için. Şimdi ikimiz de özgürüz,” dedi ve not defterinden yırttığı bir kâğıdı daha rüzgâra saldı.

İkisi birlikte rüzgârın etkisiyle hızla uçup giden kâğıdın arkasından baktılar. Sonra Alev “Son anı. Etkileyici bir son olsun,” dedi.

“İlk tanıştığımız zamanlardan bir tane geliyor o zaman,” dedi Hakan.

“Demek ki, güçlü bir anı geliyor. Sen anlatırken ben de öyle bir tane düşüneyim,” dedi Alev.

Hakan gökyüzüne bir an baktı, ilham arar gibi. Sonra anlatmaya başladı. “Melis ve birkaç arkadaşımızla birlikte Sezen Aksu konserine gittik. Yeni sevgili olduğumuz günlerden. O gün Melis, gerçekten büyüleyici görünüyordu. Açık mavi, zarif bir elbise giymişti ve saçlarını dalgalı bir şekilde bırakmıştı. Güzelliği karşısında nutkum tutulur halde kalmıştım. Konser alanında yerimize doğru giderken, herkesin gözü de ona takılıyordu; tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Konser başlamadan önce, ona bakarken zamanın durduğunu hissettim. Baya onun büyüsüne kapılmıştım. Konuşurken saçmalıyordum. O da bu hallerimi anlıyor ve tutukluğuma gülüyordu.”

Alev, bir yandan muzipçe gülümsedi bir yandan bir Sezen şarkısı mırıldandı.

Sevdamın o büyüdüğü en uzun gecede bir yerdeyim

Ben uzandığım isteğe çok uzak o yerde kendimleyim

O duaların bittiği hasretin delice haykırdığı

Ve karanlığın indiği bir yasak gönülle beraberim

Hakan derin bir iç çekti “Evet, sahnede Sezen olunca malum, konser de romantikti. Göz göze geldiğimiz her an, sanki sadece ikimiz varmışız gibi. Her şarkı, bizim içindi sanki.”

Alev, “Sezen büyüsü yapmış sana. Tarifi zor. Etkisi kesin. Kurtulman da imkansızdı,” dedi gülerek.

Hakan buruk gülümsedi. “Kesinlikle. O gece benim için unutulmaz ve inanılmazdı. Çünkü ona âşık olduğum akşamdı.” Hakan elindeki kâğıda baktı. O da Sezen’den minik bir kuple şarkı mırıldanmaya başladı.

Olmazdı bende biliyorum haklısın haydi git

Korkma seninle gerçekten dost olabilirim

Aslında ben de uzun zamandan beridir sana

Ayrılmak istediğimi söylemedim haydi git

Git… Git…

Kâğıdı serbest bırakıp uçuşunu izledi, gözleri dolarak.

Alev de iç çekerek kâğıdı izledi. “Peki,” dedi ne söyleyeceğini kestiremeyerek. Birden oldukça duygusal bir ortam oluşmuştu. “Ben de komik bir hikâye seçtim,” dedi ve hızlı hızlı anlatmaya koyuldu, duygusallaşan ortamı biraz dağıtmak için. “Umut da bana sürpriz yapmak için mutfağa girmişti bir keresinde. Ve tabii ki son girişiydi,” dedi gülerek. “Normalde yemek yapmayı hiç bilmez ama ne hikmetse o gün beni mutlu etmek için bir şeyler denemek istemiş. Evin kapısını açtığımda içeriden gelen duman ve yanık kokusu yüzünden dehşete düştüm.”

Hakan duygusallık halinden çabuk çıkmış, dikkatini hikâyeye vermişti. “Eyvah eyvah eyvah… Mutfağı nasıl birbirine katmış acaba? Merakla dinliyoruz,” dedi muzipçe.

“Apar topar mutfağa gittim. Ortalık tabii ki savaş alanıydı… Un, yerlere beyaz bir kar misali serpilmiş. Fayansların siyah olduğunu da belirteyim. Soslar, tezgâhın çeşitli yerlerinde damla damla. Umut, mutfakta perişan halde ve fırından çıkardığı yanık tavukçuklar ağlarken o da tepsinin başında yüzünde çaresiz bir ifadeyle öylece duruyordu. ‘Sana güzel bir akşam yemeği hazırlamak istemiştim ama sanırım biraz… başarısız oldum,’ demesin mi birde?”

Hakan kahkahasını tutamayıp, “Aslında, bak iddia ediyorum, erkekler daha iyi aşçıdır. Ama yemek yapmayı bilmeyeni, mutfak için tam bir felaket!” dedi.

Alev gülümsedi, “Tezgâhın üzerinde yanmış tavuk parçaları, yarım kesilmiş sebzeler ve yerlere dökülmüş malzemeler vardı. Umut, çaresizce mutfağı toplamaya çalışıyordu ama durum gerçekten vahimdi. O an ne kadar komik ve aynı zamanda tatlı bir durumda olduğumuz malumun. Gülmeye başladım ve ‘Sanırım bu akşam dışarıdan yemek söylemek en iyisi olacak,’ dedim.”

Hakan gülümsedi, “Mantıklı insanın hali bir başka.”

Alev devam etti, “Umut da bana katıldı tabii. Hemen en sevdiğimiz restorandan yemek siparişi verdik. Yemekler gelene kadar da el birliğiyle, mutfağı toparladık. Bu kadar vahamet içeren bir tablo, insanı mutlu da edebiliyor işte…” dedi Alev, anıyı tekrar yaşıyor gibi.

Hakan, “Tatlı bir anıymış,” dedi.

Alev kâğıdı rüzgâra saldı ve arkasından uzun uzun baktı. “Evet, bazen bu tür anılar insanı ağlarken gülümsetir, gülümserken ağlatabilir,” diye ekledi.

“Nihayet beyefendinin adını da öğrendik. Gözümden kaçtı sanma,” dedi Hakan gülerek.

“Çiftimizin sonları mutlu ve Umut dolu bitmedi,” diye ekledi Alev.

“Yine de yaşananlar bizde kalıyor ve bir parçamız. Sadece yollar ayrıldı. Hikayelerimiz henüz sona ermiş değil. Bizler kendi hayatımızın hikayesinin aktörleriyiz. Bu altın kural. Aşk anında ikinci bir başrol hayatımıza gelir ortak yaşamayı öğreniriz onunla. Ama onlar gittiğinde asıl başrol kim asla ve kat’a unutmuyoruz! Di mi efenim,” dedi muzipçe.

“Di,” dedi Alev gülerek. “Bu arada şahane kullanıyorsun sesini. Tonlamalar, yükseltmeler, alçaltmalar… Bu doğrultuda bir mesleğin olduğunu düşünmeye başladım. Ses sanatçısı olma ihtimalin var mı senin?” diye sordu merakla.

“Hayatım tiyatro,” dedi Hakan kısaca.

“Şimdi anlaşıldı,” dedi Alev, bir giz çözülmüş gibi. “Shakespeare ezbere bilmenden anlamalıydım aslında,” dedi gülerek.

Hakan Alev’e baktı ciddiyetle. “Evet, Shakespeare ezberlerimde ama hayatın sahnesinde bazen o kelimeler bile yetersiz kalıyor, yaşadığın kimi kederi ya da mutluluğu ifade etmeye.”

“Tiyatro, hayatın bir yansıması değil mi zaten?” diye sordu Alev. “Orda o rolün içinde o hissi yaşamadan oynayamazsın. Gerçek hayatta ise zaten tam ortasındasın.”

Hakan, düşünceli bir şekilde başını salladı. “Evet, sahnede kontrol bizde ama… Olacakları önceden biliyorsun her şeyden önce. Gerçek hayatta ise bazen kontrolü kaybediyoruz. Doğaçlaman ne kadar iyi olursa olsun, başkalarını yönetemeyeceğin için sık sık düşüp kalkıyorsun. Tiyatroda aşkına karşılık alamadığında yaşadığın acıyı yansıtmak başka, onu uzun yıllar içinde yara olarak taşımak başka.”

Alev düşüncelere dalarak bir süre sessiz kaldı. Sonunda, yumuşak bir sesle konuştu. “Haklısın. Neyse, sahneyi boş verelim. Biz şimdiye dönelim. Şimdi efendim size danışmak istediğim bir mevzu var. Anlamak için üzerine bir sürü kitap okuduğum bir mevzu hemde: Aşk.”

Hakan elinde olmadan bir kahkaha attı. “Uzmanlık alanım. Buyurun devam edin.”

Alev gülerek devam etti. “Yaşadığım şeyin gerçek aşk olup olmadığını nasıl anlarım? Ya da aşk tam olarak nedir? Sizce bunun bir cevabı var mı? Mesela, siz gerçek aşkı yaşadım, böylesi hiç olmadı diyebilir misiniz geçmişe dönüp baksanız?”

Hakan, derin bir nefes alarak Alev’e baktı. “Aşk mıydı yaşananlar yoksa sadece provası mıydı diyorsunuz sanırım. Bilmiyorum. Aşırı derin bir konu.”

“Derine girsek mi biraz?” dedi Alev biraz ciddileşerek.

“Bence, yaşayarak öğrenilebilen bir his. Kitaplarda söylendiği gibi gerçekleşmez. Bu, kişiye özel bir durum gibi. Herkes ona farklı şekilde yakalanır,” dedi Hakan.

“Bir hastalık gibi,” dedi Alev. “Ne onunla ne de onsuz yaşanamayacak türden yani.”

Hakan sessiz kaldı bir süre. Bu sessizlik anını, çökmekte olan akşamı, güne yavaş yavaş veda eden güneşi seyrederek geçirdiler ikisi birden. Akıllarından geçen yüzlerce cevapsız soruyla baş başa kaldılar, kendi içlerinde, kendi cevaplarını bir araya getirip toplayana kadar…

6

Derin düşüncelerin arasından ilk sıyrılan Alev oldu. “Şimdi… Aşkın kafası çok karışık bence. Her insanda farklı olmayı nasıl başarabiliyor ki bu meret?” dedi sinirle. “Bak Şehmuz’la Hülya’ya… Ne kadar naif bir sevgileri vardı, kim bilir. Belki bizim düştüğümüz kimi ümitsizlik, kimi öfke, kimi güvensizlik hallerine hiç düşmediler…” İç çekti. Tekrar parka dönüp göz gezdirmeye devam ederek, “Kişiye özel bir his… Gerçek aşkı tanımak için elimizde bir tanımlama bile yok. Soyut bir sürü lakırdı. İlişkiler, istek ve beklentilerin uyuştuğu kadar ilerliyor aslında. Gerçek aşk sanılarak ya da belki gerçekten öyle hissederek. Hissetmediğin şeyi yaşayamazsın. Yaşadığın şey ise senin gerçeğindir. Al sana bir tekerleme…” dedi gülerek. “Kimisi acıya aşıktır, kimisi çıkarlarının karşılandığına, kimisi sevildiğini hissetmeye aşıktır ki bu da bir çeşit çıkar; kimisi illaki sevdiğini hissetmeye, kimisi de sebepsizce aşıktır. Bir hisler çarkı gibi, doğru dişliyi bulana kadar dönecek bir duygudurum. Kim bunların herhangi birine ‘aşk değildir’ diyebilir ki?”

Hakan içi sıkılmış gibi hissetti bir an. “Doğru dişliyi bulana kadar… Öyle cümleler söyledin ki, şu anda neresinden başlasam bilmiyorum. Senin cümlelerinden yola çıkarak, galiba aşk tam bir felsefe konusu. Binlerce cevapsız sorusu ve hakkında yapılan binlerce yorum var, ama kimsenin aslında hâlâ tam bir fikri yok. Sebepsizce oluşan o saf sevgi bana daha yakın geliyor binlerce yorumun içinden. Bunu yaşadım mı? Kendime yalan söyleyemem; hayır. Beni çeken sebeplerle âşık oldum hep. Ama hissettiklerim bu kadar gerçekse, sonrasında duyduğum acı bu kadar acıtıyorsa, kimse de diyemez ‘senin hissettiğin gerçek aşk değildi’ diye. Bu, çıkışı olmayan bir labirent.”

Alev bir süre düşündü. “Evet, artık eminim, aşk tam bir felsefe konusu. Belki de bu yüzden hepimiz bu kadar kaybolmuş hissediyoruz. Aşkı anlamaya çalışmak, hayatı anlamaya çalışmak gibi bir şey. Hepimiz, bir yandan kendi anlamımızı yaratırken, bir yandan da evrensel bir gerçeği bulma çabası içindeyiz. Gerçek miydi, yaşadıklarım? Benim gerçeğim, bir başkası için gerçek olmayabilir. Hayatımdan geçen her arkadaş ya da sevgili, bana bir şey katar, bir şey öğretir. O, benim için yanlış kişi ya da doğru kişi olmuş, ne fark eder? Zaten, doğru kişimle yollarım kesiştiğinde, o hep benimle kalmayacak mı? Onun bana hissettireceği aşk, diğerlerine duyduğum o zamanın aşklarını daha az gerçek yapmayacak. Kişiye özel bir his aşk. Hepsi gerçek!” dedi, gayet emin bir şekilde.

Hakan gözlerini yere dikmişti. “Kişiye özel bir his ve her biri kendi içerisinde kişisel ve benzersiz birer deneyim, birer duygu yoğunluğu. Ama bu da onun özelliği ve güzelliği diyelim. Her aşk hikâyesi, kendine özgü bir şarkı gibi. Kendi ritmi, kendi melodisi var.”

Alev düşünceli bir şekilde başını salladı. “Bu doğru olabilir. Ancak yine de aşkın doğasını anlamak için filozoflar yüzyıllardır kafa yormuşlar. Platon, aşkı bir tür ilahi arayış olarak tanımlamış. Ona göre, aşk bizi güzellik ve doğruluk peşinde koşmaya iter. Ancak bu, soyut bir kavram. Gerçek hayatta, aşkın ne anlama geldiği konusunda hepimizin farklı bir anlayışı var. Kendi farkındalıklarımızla ve karakterimizle de onu kendi içimizde keşfetmemiz gerekecek. Bu da bizi kendimizi bulup keşfetmeye itiyor. Aşkın ardından, belki de odak noktam kendimi düzeltmeye çalışmaktan ziyade, bunu nasıl algıladığım ve ne öğrendiğim olmalıydı. Yoluma devam ederken, kendi karakterimi nasıl doğru yansıtabilirim ki doğru kişiyi kendime çekebileyim, sorusu olmalıydı. Neyi yanlış yaptım değil. Kesinlikle bu değil. Çünkü farklı hareket ediyor olmak, beni ben yapmıyor. Birisiyle uyuşmamak beni yanlış yapmaz. Bu sadece o kişiyle uyuşmadığımın bir göstergesi olur,” dedi sakince.

Hakan, Alev’in sözlerini dinlerken bir aydınlanma yaşar gibi gözleri parladı. “İşte bu!” dedi. “Aşkı anlamaya çalışırken hep bende Shakespeare kovalıyorum. O da aşkı bir tür delilik olarak tanımlar. ‘Aşk, gözü kör eder’ der. Karşımızdaki ile uyuşmuyor olsak da aşk buna bizi inandırır önce. Belki de bu yüzden aşk, bazen mantık dışı ve karmaşık gelir. Belki de bizim görmediğimiz ama hissedebildiğimiz de bir mantıksal yanı var. Açıklanamayan bir his. Sonra aşk biter ve biz, o mantık içerisinde kaybettiğimiz hisler ve kişiler için yas tutarız. Ama yaşandığı süre de aşk, bizi kendi sınırlarımızın ötesine taşır ve bize kendimizi ve dünyayı farklı bir şekilde görme fırsatı verir. Mıknatıs gibi, bazen ters kutupların çekim gücüne engel olamadan, ama onların da bize kattıklarıyla, sonradan oluşan ve büyüttüğümüz karakter, doğru kişiyi bulur.”

Alev gülümsedi. “Bu şahane bir keşif oldu,” dedi. “Aşk, her yaşandığında sadece kendisi dönüşmez yani. Bizi de dönüştürür. Belki de bu yüzden, aşk hakkında bu kadar çok yazılmış kitap ve söylenmiş milyonlarca şarkı olmasına rağmen, hâlâ tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Sürekli evrim geçiren bir şey. Hatta aşk için devrim diyen bir şarkı da hatırlıyorum. Her aşk bir devrimse, ki aşkın bizim içimizde yaşadığımız ve bize özel bir his olduğunu keşfetmiştik, kendi devrimimizi her defasında farkında olmadan yapıyoruz. Mantıksal çerçeveye de oturuyor bu. Ama yine kendimize göre.”

Hakan, Alev’in bu sözlerini başını sallayarak onayladı. “Aşk, bizi dönüştüren bir süreçse, arkasından ağladığımız şu zamanlar da dahil dönüşüyoruz. Şu anda, birkaç saat önce karşılaştığımızdan daha farklı kişileriz. Üstelik, öğrendiklerimizle şimdi daha olgun ve bilinçliyiz. Şu an biz buna dikkat kesilince, film şeridi gibi geçti eski ilişkilerim gözümün önünden ve bu gerçekten çok doğru bir tespit. Her aşkın sonunda, insan kendiyle ilgili yeni bir şey öğreniyor. Beni ben yapan, bu deneyimlerden öğrendiklerim oldu. Kendimizi büyütüyoruz.”

Alev, gözlerini Hakan’a dikti. “Peki, sence bu öğrenme süreci sona erdiğinde, gerçek aşkı bulmuş olur muyuz? Yoksa bu arayış, ömrümüz boyunca devam eder mi?”

Hakan, derin bir iç çekti ve düşündü. “Kişiye özel bir durum,” dedi gülerek. “Kimisi için sonsuz bir arayış olabilir. Kimisi için yarın doğru kişiyi bulduğu bir süreç olabilir. Tıpkı hayat gibi, sürekli değişen ve evrilen bir şey. Her yeni deneyim, bize farklı bir şeyler öğretiyor ve biz de bu öğrenilenlerle birlikte değişiyoruz. Şu an istediklerinle yarınki istediklerin birbirini tutmuyor olacak. Belki de aşkın en güzel yanı, bu sürekli evrim hali. Ondan beklentilerimiz de değişiyor üstelik bizde evrildiğimiz için.”

Alev gülerek düzeltti. “Evrim ve devrim hallerimiz,” dedi. “O zaman aşkı anlamaya çalışma ve sadece yaşa diyerek kendimizi öğütlememiz yanlış olmayacak. Akışına bırak. Bu acı bitecek. Yeniden heyecan duyacağın başka bir aşk seni bulacak. Sadece yaşa…”

Hakan bu kadar katıldığı bir durum olmadığını düşündü. “Ne yaşıyorsak onun bilincine varıp ayağa kalkış zamanını hızlandırmak. Elimizde olan bu,” dedi. “Her aşk hatalarla, doğrularla ve ikisinin çatışmasında zorluklarla dolu. Hayatın en güzel rengi olduğu gerçeğini ve yine onunla ilerde bir yerlerde karşılaşacağımızı bilmek… Bu bir kabulleniş,” dedi.

Alev derin bir iç çekti. “Yeniden âşık olmak… Bunun için yorum yapmayacağım. Buna bir zaman da vermeyeceğim kafamın içinde. Evrene sesleniyorum, ne zaman bulacaksa beni o biliyordur,” dedi gülerek. “Benim en büyük yanlışım, belki de fazla fedakâr davranmak oldu ilişkilerimde. Gereğinden fazla. Kişiler bunu istemese de benden. Sonra onun bıkkınlığının bende oluşturduğu durum, birden kendi köşeme kaçmamı emretti bana. Umut’la olan ilişkimde, onun o anlık mutlulukları için kendimden çok ödün verdim. O bunu istemedi benden. Sonrasında da problemi zamanında çözüp belki bu yanlışımı kesmek yerine, işlerimle oyalanarak kaçtım. Yanlıştı. Şimdi daha objektif bakabiliyorum ne garip…” dedi.

Hakan uzakları izlerken bir yandan kendi ilişkisi üzerine düşündü. “Sanırım en çok korktuğumuz, bildiğimiz ve hatta çağırdığımız yerden vuruyor bizi bu sonlar. Mesela benim de en büyük yanlışım, kıskançlık ve güvensizlikti. Başıma gelen de bu çağırdığım sondu. Seninki de benzer bir durum. Hissedip çağırdığımız ne varsa, yaşamışız sonunda. Melis’e olan sevgimi kontrol etme arzusuyla karıştırdım bir ara. Güvensizlik, ilişkimizin altını oyan bir kanser gibi oldu, hem daha başladığımız anda. Oysa güven, aşkın en temel yapı taşı olmalı değil mi? Temeli bozuk olan evin muhteşem olmasını beklemek nasıl bir delilik? Aşk, buna inandırıyor seni işte…” dedi iç çekerek.

“Yanlış mı, doğru mu bilemiyorum. Bunlar, çoğu ilişkinin geçtiği yollar. Hiçbir tıkanma, donma yaşamadık diyen varsa, o anlatsın nasıl başarmış,” dedi Alev. “Aşk bir yerden sonra alışkanlık oluveriyor. İstemeden de olsa bunu yaşayan çok çift var. Bu da dönüşümün içinde bir gerçeklik olsa gerek. Ama kesinlikle temel sağlam olmayınca zaten sende biliyorsun en başından nasıl biteceğini. Gariptir bir de bu öyle bir alışkanlık ki yokluğu insanı dağıtacak, düzenini kaosa çevirecek türden oluyor. O kaos hali, aklımın köşelerinden siliniyor gibi bugün.”

Hakan hak verdi. “En azından, bir mantık yürütebilir seviyeye geldik galiba bugün. Bugüne milat diyerek en doğru tanımlamayı yaptık üstelik. Aşk üzerine keşiflerde de doğru yerlerde nokta atışı uyanmalar da yaşadık bence. Verimli gün diye buna denir. İçimizdeki devrim ayaklandı diyebilir miyiz?” diye sordu.

Alev, “Bu iş bizi aşırı aşıyor şu an. Ayaklanır gibi oldu diyelim,” dedi gülerek. “Kendimizle yüzleşmek hiçbir zaman kolay değildir. Ben bundan iki haftadır kaçıyorum. Sende öyle sanırım. En azından yüzleştik ve bir noktaya geldik galiba. Aşkın kişiye özel bir his olduğunun düşüncesi bende hayatımın birçok yönüne oturdu. Karanlık mağaradan çıkış yoluna doğru yürüyen biri olarak diyebilirim ki, bence bugün ışığa doğru epey yol kat ettik.”

“Her insanda başka bir şekilde ortaya çıkan bir his. A kişisine âşık olduğunda, farklı. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra B kişisine hissettiğin, daha farklı. Birisi gerçek mi değil? Hayır, hepsi kişi için gerçek. O zaman bunun bir sorgusu da olmamalı. Dolayısıyla kendi gerçekliğim ve bana özel olan his çerçevesinde ve son yaşadığım ilişkinin hissettirdikleriyle yüzleşmem gerek benim sadece. Hatasını doğrusunu ölçüp önüme bakmam gerekir. Neyi hissettim ya da bu aslında aşk mıdır sorusunun cevabını aramaktan ziyade. Ya da hata neresindeydi diye kovalamak yerine. İki hafta sonra bende yanlış yerden baktığımı da gören bir aydınlanma halindeyim desem abartmış olmam sanırım,” dedi Hakan gökyüzüne ellerini kaldırıp tekrar başına koyarak.

“Farklı cümleler, aynı sonuçlar” dedi Alev bir problemi irdeler gibi.

“Farklı hayatlar, benzer hisler…” diye ekledi Hakan.

Alev bir kahkaha attı. “Konuştuklarımızı dinleyen birileri olsa, ‘Bunlar ne saçmalıyor?’ derdi muhtemelen. Aşk, sen nelere kadirsin? Bu dünya da evrilecek çok yolun var. Mükemmel aşk ancak idealar dünyasında saf ve güzel olabilir bence.”

“Gerçeğinin yolunu çizdik de şimdi mükemmeline koşuyoruz. Şahane!” dedi Hakan muzipçe.

Bir süre güldüler geldikleri noktaya, kendilerini tekrarlamalarına, yeni keşiflerine… Akşamı buluyordu saatler. Gün batımının turuncu ve pembe tonlarının gökyüzünü boyadığı manzaraya bakıyorlardı şimdi. Maçka Parkı, şehrin kalabalığından ve gürültüsünden uzaklaşmak isteyenlerin sığınağı gibiydi. Çocuk sesleri, belki akşam saatlerinin yaklaşmasından dolayı azalmıştı. Daha çok genç ve daha çok müzik sesi vardı. Parkın ortasından geçen yolun sokak lambaları yanmaya başladı. Rüzgâr, kuytu köşede ince ince esmeye devam ediyordu.

7

Akşam saatleri iyice ilerlemişti. Hava hafifçe serinlemiş, güneşin son kızıllıkları ufukta kaybolmuş ve gökyüzü yavaş yavaş kararmıştı. Parkın yüksek, kuytu köşesinden manzara, ışıkların dansını izlemek gibi bir hale dönüştü. Sırtlarında bulunan duvarın arkasından, caddenin sokak ışıkları loş bir şekilde ağaca yansıyor ve lambanın ışığının üzerlerinde patlamasından onları koruyordu. Çevrelerindeki manzarayı izlerken, gitme vaktinin geldiği bir ruh hali içine girdiler. Veda cümlesinin nasıl başlayacağını ikisi de henüz kestiremiyordu. Gölgeler uzamış, parkın içindeki ağaçlar ve çalılar loş bir karanlık içinde kalmıştı. Üstelik insani bazı ihtiyaçların hasıl olacağı gibi, mideleri de onlara uyarı verme moduna çoktan girmişti.

“Gözlerimi acıtan o yoğun ışığın nerde şimdi ey güneş?” diye sordu Alev. “Bu koyu kızıllık verdiğin bir başka mesaj mı? Sanırım artık dağılabilirsiniz diyor,” dedi gülerek.

“Biz mağaradan çıkana kadar o ışığını bitirdi iyi mi? bak bu hiç ama hiç adil değil.” Hakan gülerek karşılık verdi.

“Son bir oyun?” diye sordu Alev.

“Nasıl bir şey var aklında?” diye soruyla karşıladı Hakan.

“Bu kadar lakırdı üzerine, bence ikimiz de kelimeler konusunda hiç fena sayılmayız,” dedi Alev. “Gidenlerin, biten aşkların ardından; kendimizi yeniden keşfettikten sonra, şu anki ruh durumumuzu ölçecek eğlenceli bir kelime ve his oyunu.”

“Bu, galiba ne kadar hazırız bundan sonrasına oyunu,” dedi Hakan gülerek.

“Zayıf yerden bir kelime ile birbirimizi zorlayabiliriz. Öncelikle bunu yine kısıtlı tutalım. Altı kelimelik test. Her birimizin üçer hakkı var. Uygun mu?” diye sordu Alev.

“Nasıl oynandığını da anlatsan mı?” diye soruyla karşılık verdi Hakan.

“Mesela ben bir kelime söylüyorum. Sen anında bu kelimenin sende yarattığı hisleri ya da anımsattığı kelimeleri içeren beş kelime ile geliyorsun. Sonra sıra sana geçiyor. Sadece on saniyesi olacak cevap verenin. Süre bittiğinde kelime olarak beşi bulamayan eksi bir puan alır. Bulan sabit devam eder,” diyerek oyunu detaylandırdı Alev.

“Başlayalım öyleyse” dedi Hakan.

Alev derin bir nefes aldı ve başladı. “Peki o zaman. İşte ilk kelimen, Duvar,” dedi.

Hakan hiç düşünmeden cevap verdi: “Melis, aşk, hüzün, özlem, boşluk.”

“İyi başladık,” dedi Alev gülümseyerek. “Şimdi sıra sende.”

Hakan bir an duraksadı, sonra kelimesini seçti: “Geçmiş.”

Alev hızlıca karşılık verdi: “Umut, alışkanlık, kavga, monotonluk, mağara.”

“Çok iyi,” dedi Hakan. “Mağaradan çıkıldı.”

Alev güldü. Biraz daha zor bir kelime seçmeye çalıştı. “Evet üzerine sürekli konuştuk ve bunu söylemem biraz abes ama. Kelimen, Aşk”

Hakan hemen düşündü ve muzipçe cevapladı: “Şehmuz, Hülya, kedi, gelecek, uyanış.”

“Harika!” diyerek bir kahkaha attı Alev. “Bu gerçekten bugünü anlatan bir cevap oldu.”

“Evet sıra bende,” dedi Hakan biraz düşündü. “Karanlık.”

Alev birkaç saniye düşündü ve ardından cevapladı: “Depresyon, tünel, gece, bilinmezlik, gölge.”

“Oyunu aşırı ciddiye alıyorsun,” dedi Hakan gülerek.

“Şimdi ben biraz daha zor bir kelime seçiyorum öyleyse” dedi Alev. “Gelecek.”

Hakan bir an duraladı sonra hızlıca cevap verdi: “Hayat, yol, zaman, huzur, heyecan.”

“Güzeldi,” dedi Alev. “Son kelime için top sizde.”

Hakan bugüne özel bir kelimeyle noktalamak istedi. “Bence bugünü bu kelime ile çok güzel özetleyeceksin. Kelimen, Milat,” dedi, merakla cevabı da bekleyerek.

Alev gülümsedi. “Hakan, Alev, Maçka, Mektup, Bank, Aşk felsefesi, Rüzgâra savrulanlar, Shakespeare, dedikodularımıza konu olan herkes ama illaki Hülya’yla Şehmuz,” dedi

“Çok hızlı oldu şampiyon!” dedi Hakan bir yandan alkışlayıp bir yandan gülerek. “Beşin iki katıyla geldin, beş saniye sürmeden. Sanırım dağılma vaktidir,” dedi Hakan buruk sesle.

“Tamamlanan sadece oyun olmadı tabii bugün,” dedi Alev sıcak bir şekilde. “Çok içten bir teşekkür ediyorum hem sana hem kendime. Bugün ilaç tadında iyi geldi ruhuma.”

Hakan içinden geçen bir soruyu sormak istedi ama nedense emin de değildi. “Görüşür müyüz yine bir şekilde, sohbet konularını zenginleştirmek adına?” diyebildi.

“Bir gün yine bir şekilde denk gelirsek neden olmasın? Ama bugünü böyle gizemli, güzel ve özel bırakıp gidelim bence buradan,” dedi Alev.

“Hadi bakalım, öyle olsun,” dedi Hakan gülerek. “O zaman gelecekte görüşmek üzere Milat gününün Şans Meleği!” dedi selam vererek.

“Gelecekte görüşmek üzere,” diye cevapladı Alev, gülümseyerek.

İkisi de aynı anda banktan kalkıp zıt yönlere doğru yürüdüler. Hakan, birkaç adım attıktan sonra geriye dönüp Alev’i izledi ve arkasından içtenlikle “Teşekkür ederim,” dedi. Sonra yoluna devam etti. Alev de yeniden iyi hissetmenin mutluluğuyla gülümseyerek yürüdü. Parktan çıkarken arkasına baktı. Hakan çoktan kaybolmuştu ve bank bomboştu. “Teşekkür ederim,” dedi o yöne bakarak. Ardından evine doğru yürümeye devam etti.

O günden sonra, Alev daha aktif bir şekilde iş hayatına geri döndü. Kendine zaman ayırmayı eskisi gibi ihmal etmiyor ve mutlaka kendini iyi hissettiren insanlarla geçiriyordu işten arta kalan zamanlarını. Kendine değer vermeyi öğrenmişti bir nevi. Kimse için kendinden ödün vermemesi gerektiğini de. Hakan da aynı şekilde iş hayatına geri döndü. Arkadaşları ile beraber, o yaz bir oyun yazdılar ve provalarına hemen giriştiler. Onun için de zaman, kendini iyi hissettiren ne varsa hayatında olacak şekilde geçiyordu. Parka hep farklı zamanlarda geldiler. Bir daha o parkta ve bankta hiç karşılaşmadılar.

8

Aylardan Kasım’dı. Alev, işyerinin kalabalık koridorlarından geçerek, biten toplantısının ardından bitkin halde odasına geri döndü. İş yerindeki hareketlilik ve karmaşa son zamanlarda çok artmıştı. Mesai dinlemeden çalıştıkları projenin aksaklıkları canını sıkıyordu. Sabah başlayan toplantı neredeyse akşamı bulmuştu. Ofiste herkes oldukça meşguldü. Öncelikle bir kahve içip biraz hava almak istiyordu. Reklam ve pazarlama bölümünde çalışan arkadaşı Merve’nin yanına gitti. Merve, öğle yemeği molasında buluşmayı önermişti, ama toplantı uzayınca buluşamamışlardı.

“Selam güzellik,” dedi Alev, kapıyı tıklatarak içeri girerken.

“İnanmıyorum, yeni mi çıktınız?” diye sordu Merve hayretle.

“Evet hiç sorma. Sen buluşalım diyordun. Bir kahve içelim mi terasta? Mola verebileceksen tabii.”

“Çok iyi fikir!” dedi Merve. “Benim de yaratıcı bir slogan toparlamam lazım. Biraz oksijen artı kafein şahane ilaç olabilir,” dedi gülerek.

Beraber kahve alıp terasa çıktılar. İş yerine ait olan büyük teras, küçük bir kafeterya tadındaydı. Plazadan kaçış olmayan bir nokta da çıkıp, nefes alabilecekleri bir alan olarak imdada yetişiyordu. Merve’nin elinde bir zarf vardı. Masaya oturduklarında Alev’in önüne koydu.

“Bu nedir?” diye sorup güldü Alev. Bir yandan eline alıp zarfı açtı.

“Gidenlerin bir daha gittiği bir oyunmuş,” dedi Merve. “Birçok arkadaşımdan dinledim; oldukça hüzünlüymüş ama insanı dirilten bir yanı da varmış. Hele ki bizim tiyatro tutkunu Serkan’dan o kadar övgü duyunca, gidip biz de görelim dedim. Uzunca bir süredir tiyatroya gitmiyoruz.”

Alev bilete baktı. “İyi fikir, ne zamanmış?” dedi inceleyerek. Oyunun ismini görünce şaşkınlığını gizleyemedi. “Şans Meleği?” dedi soru sorar gibi yüksek sesle. Oyun başlığı ve altındaki açıklamada ‘Şans Meleği: Bir Aşk ve Ayrılık Felsefesi’ yazıyordu. Bir Merve’ye baktı, bir de bilete. Sonra başrol oyuncusunun ismine bakakaldı. “Hakan Alkan?” diye mırıldandı, yine soru soruyormuş gibi bir ses tonuyla.

Merve gülümseyerek başını salladı. “Evet ya, ben de çok şaşırdım onun olmasına. Üstelik oyun yazarlarından biri. Romantik CEO’yu oynadığı diziyi biliyorsundur,” dedi.

Alev, şaşkın şaşkın Merve’ye baktı. “Yok bilmiyorum,” dedi. “Bu akşam mı bir de?” diye bir daha şaşırdı.

Merve garip garip baktı arkadaşına. “Bu yüksek sesli tepkiler nereden geliyor Alev, hayrola? Algılaman da bir problem mi var? Abes bir durum mu var? Benim bilmediğim bir şey var gibi, yoksa bana mı öyle geliyor?” diye sordu hayretle.

Alev bir daha bilete baktı. “Kafam aşırı dolu canım ondan. Bilmediğin ne olabilir? Üstelik bu akşam çalışmayı planlıyordum. Yarına yetişecek tonla iş var. Nasıl yapsak? Onu kestiremedim,” dedi çekinerek.

Merve, gülümseyerek başını salladı. “İtiraz istemiyorum! Geliyorsun,” dedi emir veren bir tonda. “Bundan kaçış yok canım. Üstelik işin, hemen yarına yetişme zorunluluğu yok. Bunu sen de iyi biliyorsun. Süreci oldukça uzun bir proje bu. Hem ben sana destek atarım ne zaman istersen.”

Alev güldü. “Sloganlarla bilgisayarda proje çizemeyiz, biliyorsun değil mi?” dedi.

“Niye hatırlatıyorsun şimdi bunu? Tam da unutmuş, beynimi dinlendiriyordum burada. Senin çizimden önce benim onu türetmem lazım,” diye söylendi Merve.

“İyi. Peki, tamam. Bir akşamdan zarar gelmez. Gidelim bakalım,” dedi Alev kabul ederek.

Bilete yeniden baktı ve gülümsedi. İçini garip bir heyecan kapladı. “Vay be Hakan…” dedi. Ofisine geri dönüp çalışmasına devam etmeye çalıştı ama kendini pek veremedi. Akşam olsun istiyordu. “Eski bir dostu görmek gibi olacak… Acaba beni tanır mı?” diye sordu kendine. Sonra oyunun ismi geldi aklına “Evet, saçma soru. Ama aşk acısı içindeyken karşılaştığın kişiyi bir dahaki görüşte algılamak farklı olabilir tabii,” dedi gülerek. Sonra neden oyunun isminin bu olduğunu düşündü. “Acaba park sahnesi de olacak mı?” diye sordu kendine gülerek. Pencereden dışarı bakıp “Akşam olsa mı artık?” dedi gökyüzüne.

Akşam Merve’nin aniden kapıda belirmesiyle vaktin yaklaştığını anlayıp ayaklandı. Önce yemeğe çıktılar ve hemen arkasından tiyatro salonuna geçtiler. Merve bileti ön sıralarda almıştı. “Ne bu böyle, bu kadar önden niye aldın?” diye söylendi Alev.

Merve şaşırarak baktı. “Alev tiyatro bu, sinemaya gelmedik ki en arkadan alayım. En iyi yerden aldım işte. Bir garipsin yani bugün sen. Gerçekten bir garip.”

Alev manasız gerginliğini yansıttığını fark etti. “Ya özür dilerim. Saçma bir gerginlik var üzerimde iş yerinden kaldı sanırım,” dedi kaçamak şekilde.

“Rahat ol, canım,” dedi Merve gülerek. “Ağlamak garanti diyordu Serkan oyun için. Ağlar rahatlarız, gerginlik filan kalmaz. Hadi oturalım artık.” Alev’e ilerlemesini işaret etti ve yerlerine doğru hareket ettiler.

Alev merakla oyunun başlamasını beklerken, dakikaların geçmediğini düşündü. Bir yandan da garip bir heyecan içindeydi. İçi içine sığmıyordu. Merve yanında, sürekli bir şeyler anlatıyordu. Dinliyormuş gibi evet ve hayırlarla geçiştiriyordu fakat Merve durumu fark edince kızdı. “Umarım oyunu anlayıp algılarsın yani Alev,” dedi şikayetçi bir tonda. “Bugün evde yoksun resmen,” diye sızlandı. Tam bu esnada salonun ışıkları karardı. Perde açıldı.

Hakan’ın karakteri Ahmet olmuştu oyunda. Sevgilisi tarafından terk edilmişti. “Buraya kadar çok tanıdık,” diye geçirdi içinden Alev. İlk olarak, ilişkisinde geçen kimi kavgalara, kıskançlık nöbetlerine değiniliyordu. Ek olarak, burada çevresel etkenlerin de ilişkiye olumsuz etkisi işlenmişti. Bu sürecin sonunda ayrılık gerçekleşiyor ve acıya geçiş yapılıyordu. Bu noktada Hakan’ın çektiği acıyı anlatan monoloğu çok yüksekti ve bütün salonu derinden etkilemişti. Nefesini tutarak, gözleri dolmuş bir halde izledi. Sonra parka gidişi. Bank dekoru ve sahnenin yüksek yerinden parkı seyrediş. Mektup yazılmış, ama bankta bırakılmamıştı. Ahmet bekliyordu. Aniden onun için bir melek inmeye başladı gökten. Bütün sorunları, geçmişle olan hesaplaşmaları ve geleceğine bakması için onu ayağa kaldıracak bir melek. Melekle yapılan konuşmalar, Hakan’ın Alev ile yaşadıklarına oldukça yakındı. Ancak Alev’den dinlediklerini, özel hayatına saygı göstererek oyuna yansıtmamıştı. Bu, Alev’in içten içe çok hoşuna gitti. En güzeli ise, park karakterlerinin de oyunda yer almasıydı; melek, yukarıdan onlarla ilgili konuşurken. Hakan, bu karakterleri tek tek oyuna işlemişti. Anılar arasında yolculuk yaparken, Hakan sahneye iniyor, anlatımı bitirince tekrar tepeye çıkıyor ve melekle birlikte anıyı serbest bırakıyordu. Birkaç farklı anı daha işlenmişti. Parkta günü bitiren Ahmet evine dönüyordu melek ile birlikte. Melek gitmiyor, onunla yaşamaya başlıyordu. Bir yol gösterici, dost gibi. Sonra, aradan aylar geçtiğini anlatan bir akış oldu ve meleği yanı başında hayatına devam eden Ahmet, yeniden aşkı buluyordu. Ahmet bu heyecanın içine girdiğinde, melek artık görevinin tamamlandığını, Ahmet’in gerçek aşkı bulduğunu söyleyerek, onu huzur içinde terk ediyordu.

Oyun bitti ve salonda alkış kıyamet koptu. Neredeyse herkes ayaktaydı. Bütün oyunu eliyle yüzünü kapatıp izleyen Alev, dayanamayıp ayağa kalktı ve alkışlara katıldı. Oyuncular selam vermek için sahneye geldiler. Ana karakter Hakan en son çıktı. Bir sağa bir sola selam verdi. Önüne dönüp seyirciyi selamladığında, gözleri nemli gülümseyerek ve gururla alkışlayan Alev’i gördü. Donakaldı, ama hemen toparlanıp arkadaşlarıyla birlikte yeniden selam verdi. Oyunun yönetmeni çağrıldı ve bir selam da onunla verildi seyirciye.

Hakan’ın yüzü bembeyazdı. Şaşkın ama mutlu bir şekilde bir salona, bir de Alev’e bakıyordu. Her oyun sonrası yaptığı gibi, küçük bir konuşma yapması gerekiyordu ve sahnenin en önüne doğru geldi. Gözleri nemli, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı. Sesinde, oyun boyunca hiç olmayan bir titreme vardı.

“Bu akşam burada olmak ve bu oyunu sizlerle paylaşmak benim için gerçekten çok özel,” dedi Hakan, bakışlarını seyirciye doğru çevirerek. “Şans Meleği: Bir Aşk ve Ayrılık Felsefesi, sadece bir oyun değil, aynı zamanda hayatın içindeki zorluklar ve yeniden başlama umudu üzerine bir hikâye.” Bir an durdu ve devam etti. “Ben bu hikâyeyi sadece yazmadım, aynı zamanda yaşadım. Her karanlık dönem bir ışıkla sona erebilir. Bunu bir melekle birlikte öğrendim. Aslında ikimiz de içimizde olan bildiklerimizi birbirimize anlatarak destek olduk, yol gösterici olduk. Ayağa kalkmak için birbirimizden güç aldık. Bazen bu melek, tanımadığımız bir yabancı olabilir, bazen de kendimizde keşfettiğimiz bir güç,” dedi. Hakan, gözlerini tekrar Alev’e dikti ve samimiyetle konuşmasını sürdürdü. “Bu gece burada bulunan herkese teşekkür etmek istiyorum. Hepinizin desteği, aynı yollardan geçmiş oluşu ve sevgisi, bu hikâyeyi anlamlı kılıyor. Ve bu gece, burada özel bir misafirimiz var, kimse bilmez benden başka. Ona da benim hikayemin meleği olduğu için özel bir teşekkür etmek istiyorum, çünkü bu hikâyenin ilham kaynağı o. Onunla yaptığımız konuşmalar bu oyuna ruh verdi. O gün yaptığımız sohbetle umut ışığı yandı bizde. Çok yol katettik o zamandan bu zamana. Büyüdük, evrildik,” dedi gülerek. Seyirciler arasında mırıltılar yükseldi. Herkes çevresine bakıyordu, aranır gibi. Hakan, gözlerinde minnet ve sevgi dolu bir ifadeyle Alev’e baktı. “Burada olduğu için gurur ve onur duyduğumu bilsin isterim. Ve her şey için bir kez daha teşekkür ederim,” dedi ve Alev’e doğru selam verdi. Salonda yine büyük bir alkış koptu. Bu durum Alev’in kalbini ısıttı, ama onu aynı zamanda kıpkırmızı yaptı. Ardından Hakan konuşmasına devam etti. “Sayın misafirler, oyunumuza hayat veren tüm dostlarımla bizi yalnız bırakmadığınız için tekrar teşekkür ediyoruz. Hepinize umut, yeniden başlama gücü ve yeryüzüne inerek her birinizi bu geceden sonra bulacak şans melekleri diliyoruz. Teşekkür ederiz,” dedi. Son cümlesini söylerken, oyuncu arkadaşlarıyla birlikte yeniden topluca seyirciye doğru eğildiler ve alkışların arasında sahneden çekildiler.

Alkışlar bir yandan devam etti, bir yandan gitmek için bir hareketlilik vardı. Alev donup kalmıştı. Merve ise şaşkın bir şekilde ona bakıyor, bir şeyler söylüyordu. Alev bunları duymadı. İnsanlar bir yandan çıkış kapısına doğru ilerliyor, bir yandan da göz ucuyla ona bakıyorlardı. Kimileri bir şeyler söylüyor, kimileri de gülümsüyordu. Hiçbirini duymadı. Çıkış kapısına doğru gitmesi gerektiğini düşündü ve ilerlemeye başladı. Kapıya yaklaştığında, bir görevli yanlarına gelerek kuliste oyuncular tarafından beklendiklerini söyledi. Bir heyecanla konuşan arkadaşına, bir insan kümelerinin oluştuğu çıkış kapısına baktı. İçinden bir ses sahneye bakmasını söyledi. Onu duydu. Geriye döndü. İki çift mavi göz, ona doğru gülümseyerek bakıyordu. O da gülümsedi.     

SON

Ayşe Uzun

1 yorum

  1. Öyle görünüyor aşka dair en dertli toplu sözleri platon söylemiş.. Aşkın yaşanma biçimleri dönem ve koşallara göre değişmiştir.. Fakat büyüleyici gücü pek değişmemiştir
    İnsanın bütün çabası hayata ve kendine anlam verme arayışında kendini tamamlama özlemidir

    Beğen

Yorum bırakın