Gecenin bir yarısı. Kafamda tasarladığım tüm hayallerden, elimde olan tüm gerçekleri çıkarıp gelecekte alabileceğim yolları hesaplıyordum. O yolda adım bile atamama korkusu içimi kapladı. İtina ile yapılmış tüm hesaplarım hayatımın içinde genelde alt üst olmalarıyla meşhurdu. Bir duygu, bir etken herşeyin yönünü değiştirip başka yönlere savurabiliyordu. Sadece bir plan evresi de değildi. Kendi kendime rağmen ilerlemeyi nasıl başaracağım sorgusuydu. Çünkü biliyordum ki ben rüzgarın savurduğu yöne de gitmeyi seviyordum. Kendimle yüzleşip ne istediğimi, gerçekten ne istediğimi bilme aşamasıydı içimde yaşadığım. Bu endişe yumağı içerisinde gözlere oturan uyku zerrecikleri beni derinlere aldı götürdü.
Yüzleşmem sanki başka bir evrene taşınmıştı. İç hesaplaşmalarımla birlikte devam ediyodum aynı çizgide düşünmeye. Bu ortamda daha saftı herşey. Daha gerçekçi ve dürüst. Kendime acımıyordum beyhude çektiğim kürekleri yerden yere vururken. Daha önceki tecrübelerimde kendimi nasıl alıkoyduğumu hatırlattım kendime. Hayal ediyorsan gerçekleştirmek için çaba göstermelisin çünkü. Ben ne kadar çaba etmiştim, şu an ne kadar çaba ediyordum… Kendi kendimi boğacak bir sorgu kuyusuna atmıştım yine kendimi. En bilindik kabusumdu.
İşte bir vicdan azabı gibi karşımdaydı tüm duygularım… Kaçmaktan yorulduğum tüm durumlar teker teker ziyaretime geliyorlardı gecenin korkulu kabus dalgaları arasında. Yaptıklarım, yapamadıklarım… Hayallerim, gerçeklerim… Korkularım, yanlışlarım. Kendi mahkememdi. Olduğu gibiydi her şey. İçinde hiç bir iyileştirme olmadan şeffaf bir şekilde kendimi yargıladığım. Hayatımdan bir kesitti her saniyesi. Çünkü uyku: rüyasıyla, kabusuyla, asıl seni, sana gösterendi. O gerçekliği günün kaosunda unutana kadar yaşıyordun ya da o esnada.
Gecenin karanlığında kabuslarımla seyir halinde tüm hayallerimde gelmişti ziyaretime. Durmak bilmeyen hayal gücüm ne kadar yön versede onlara, sürekli büyüselerde, gözümün önünde kavuşmak için bekleselerde durmak bilmeyen bir de gerçeklerin hatırlatıcısı aklım vardı yanıbaşımda. Elinden oyuncağı alınmış küçük bir çocuk gibiydi ruhum. Saf bir niyetle istediğim tüm hayallere kavuşamayacağımı biliyordu. Kendimi anlattım kendime. Nerede cesaretim kırılıyordu her seferinde. Çok istemenin her daim olacak olana etkisi olsa da illaki olacağı anlamına gelmediğini anlattım. Hayal kırıklıkları yaşamayı göze alarak girmeliydim o yola. İşte karşımdaydı hayal dediklerim. Çok istemek yezmezdi. Adım atmalıydım. Ne kadar cesurdum sordum kendime. Cevaplayamadım.
Yer, mekan, zaman… Hayata yön verirken elin ayağın olan bu 3 kavramı da hiç kullanamamışım yerli yerinde istediklerimi elde etmek hususunda. Rüzgarın savurduğu yollarımda zig zag çizerken çoğunu ıskalamışım. Tutmamış hiç tahminlerim. Başkaları için vazgeçmişim. Başkaları da gülsündü elbet ama neden bu kendinden vazgeçişle olsundu.Yüzleştim. Tutamayacağımı bilerek kendimle sözleştim bir daha kendime bunu yapmayacağıma dair.
Karanlık gitgide artıyordu bulunduğum noktada. Belirsizliklerim dikildiler çünkü karşıma ve eski hayal kırıklıklarım. Aldığım kararları korkutup kaçırmak için sıraya geçmişlerdi. Bir koşuşturma başladı. Gitmek için gireceğim yollara kurdukları setleri engellemek için kabusun içinde sürekli bir çaba içerisine girmiştim. Sonra büyük bir çığlıkla noktaladım bu koşuşturmayı. O an herşey durdu. Sadece karanlığın sesi. Ama herkes ordaydı.
Yüzleştim. Her biriyle. Mahkeme son buldu. Zaten elimde olanı verip kendi hayallerimi savurmaktan aldığım yollarda dibine gelmiştim. Yol gitmek içindi. Belirsizlikler daha kötüsünün olma ihtimallerini hatırlattıkça daha kötünün beni artık yoramayacağını zaten bunu aştığımı söyledim. Dinginleştiler ve daha fazla üstelemediler. Sonra kendime döndüm. Gemisini açık denizin ortasında kaybeden bir kaptandım karayı bulmaya çalışan. Kendime sordum ne zaman vururum karaya diye. Baktım, gülümsedim. Zaten ordasın dedim… Ama denize açılma zamanın geldi…
Gözlerimi açtım. Kendimden bir daha korkarak. Doğru söylüyordum. Savunmamı, mahkememi, yüzleşmemi elime aldım. Kendimi uyumadan önceki sıkıntılardan kurtarmış gibiydim. Bir kabus, elimden tüm belirsizlik korkularımı alıp daha karanlık nerde olunabiliri göstermişti. Kendime karşı daha nettim. Neyi yapıp neyi yapamayacağımı biliyordum. Hayallerimi bir avucuma, onlara giden adımlarımı diğerine aldım. Kendi yönümü belirlemiştim…
Gecenin bir yarısı… Rahata kavuşmuş bir ruhtu içimdeki. Karanlığına ışık tutan dolunayı seyretmeye koyulmuş, öylece gülümsüyordum…
dolunay gecesi güzel bir metafor . aydınlık bir gecede karanlıkla savaşmayı bundan daha çarpıcı başka nasıl anlatılır ki:.. dolunay gecesi kendiyle tartışma gibi görünse de gerçekte zamanımızın en büyük sorunlarının başında gelen yabancılaşma sorunu ile yüzleşmeyi işliyor..toplumsal bir yara olan yabancılaşma bireylerde yansıması ise her bireyde farklı olmaktadır. dolunay gecesi yazarın ifadesi ile açık denizde gemisini kaybetmiş kaptanın çığlığını sorgulamalarını yansıtığı gibi onun yeni yol arayışlarını ve bu uğurda çabalarını da okura gösteriyor.. dolunay gecesi ve öncesinde yayınlanan diğer yazıların tümünü yazarın kendisiyle konuşmaları olarak özetlemek mümkündür.
dolunay gecesi üzerinde yazar kalemini daha sivriltip ve sayfaları çoğaltmalı.. dolunay gecesi dostoveskinin beyaz geceleri dilinde
BeğenBeğen