“Kimi zaman beni korkutuyor içimdeki dünya
Kimse bilemez”
Bu ülkede yetişmiş en iyi gitar virtüözü kim diye sorulsa aradan 20 yıl geçmiş olsa da aynı cevap bakidir. Deha müzisyen. Kıymeti bilinmeyen. Zaten bu ülke de kıymet anlamak çok sancılı bir süreç. Tam biz onun ellerinden tutup olması gereken yerlerde onu dinleyecekken o kaymış elimizden yanlış maviliklere. Alkışları duyamadan…
Hani çok eskilerde müziği politika ve darbe doğramadan önce başka bir rock varmış memlekette. 80’den önce… Moğollar’dan Barış Manço’ya Cem Karaca’dan Ersan ve Dadaşlar’a Erol Büyükburç’a İlhan İrem’e… Daha niceleriyle rengârenk olan bir rock. Etnik, Anadolu Rock. Ya da adına ne dersen de… Nostalji tadında yer yer radyolarda yer alıyordu doksanlarda onlar. Doksanların başında rock pek de ülkece dinlenir değil üstelik. Radyolar pop müzikten geçilmez halde. E ben çocuk. Türkçe rocku dinlemek de yine güzel o zamanlar nostalji kıvamında fakat yeni bir sesi keşfetmek yeni şarkılar dinlemek başka türlü bir mutluluk. Üstelik gelişen yeni rock müzik endüstrisi ile birlikte geçmişteki bu isimlerde 2000lere doğru ilerlerken birer birer sahnelere dönüyordu çocukluk ve ergenlik dönemlerimde.
İlkokul sonrası Anadolu lisesini kazanıyorum. Bir yıl hazırlık ile beraber 7 yıl süren bir süreç. İngilizce ağırlıklı bir eğitim ortaokul ile birlikte. Hazırlık senemizde komple İngilizceye odaklandık. Kitaplar dersler iyi güzelde benim içimde bu basmakalıp öğrenme halinden duyulan bir sıkıntı mevcut.
Daha yaş 11. İngilizce öğretmenimiz dünya güzeli bir insan. Sema Yıldırım… Öğretmenden önce arkadaş, abla, insan… Bundan da cesaret alarak yanına gittim bir gün. Bu İngilizceyi kitaplar ve kitabın kasetlerinden dinlemek iyi güzelde hani gerçek ingilizce şarkılarla dinlesek nasıl olur dedim. Yani bana öneriler yapsanız ben gitsem onların kasetlerini bulsam, doldurtsam ve dinlesem. Bakalım anlayacak mıyım? Kendimi test edeyim ve kulağım alışsındı maksat. Kocaman gülümsedi bana ve eline kalem kağıdı aldı ve önerdiği şarkı, müzisyen isimlerini yazdı verdi. 92 senesiydi. Sonraki İki yıl boyunca da ondan aldığım isimlerle, gruplarla o yaşta birçok rock müzik grubunu bilir dinler olmuştum. Birkaç defa İngilizce müzik dergisi getirmişti bana. Evde ne bilgisayar var ne internet. Televizyon dersen alakam yok, olsa da iki kanalda benim aradığım hiçbir şeyi bulmak mümkün değil. Dolayısıyla sadece radyolar vardı elde bir yandan ve bir iki dergi. Bir de kasetler. Arada yine onun hediye ettiği kasetlerle rock müziğini deli gibi sever olmuştum. En büyük yaptığı güzelliklerden biri ise önerdiği şarkıların büyük bir kısmının sözlerini de bana vermiş olmasıydı. İşte bu onları daha kolay anlamama yardım ediyordu.
Nirvana en sevdiğimdi. Hatta Sema Hocam onları neden sevdiğimi sordu bir gün. Çok fazla gürültülü değil mi sence diye ekledi. Verdiğim cevabı hala dün gibi hatırlıyorum. “ evet çok. Ama adamın sesi çok hüzünlü. Yani dediklerinin çoğunu da anlamıyorum kelimeleri yuvarlıyor bence ama bir şeyler arar sorar gibi bir hali var şarkılarda. Sonra sanki dinleyiciden istediği cevap gelmemiş gibi basıyor gitar gürültüsünü… ama o da güzel… çığlık gibi” Büyük bir kahkaha atmıştı hocam bana. Ne acıdır ki solistin ölüm haberini de yine Hocamdan öğrenmiştim. Nisan ayıydı. Sene 94… Ne mutsuz etmişti beni bu dünyadan kaçış… 2001’de Yavuz’un haberi de aynı şekilde mutsuz etmişti. Dünyadan kaçmaya aceleleri var gibiydi. Dünyayı cezalandırıyorlar mıydı bilmiyorum.
Nirvana, Led Zepplin, Deep Purple, Beatles, Queen, Bon Jovi, Guns N Roses, Metallica ve aklıma an itibari ile gelmeyen isimler, gruplar… O gün gidip böyle bir ricada bulunmasam belki hiç hayatımda bu kadar önemli yer edinmeyeceklerdi. Her biri farklı tarzlarda rock müziğini güzelleştirmişler. Kimileri hala aktif devam ediyor buna hatta.
Lise sondayım. “İlk” isimli bir kaset elimde. Sene 98. Daha ilk şarkı. Adı “Sahil”. Aşık olarak başlıyorum dinlemeye. Adı Yavuz Çetin vokalin. İlk defa duymuşum onu. Meğer İstanbul onu senelerdir dinlermiş. Ben çok sonra öğreniyorum bunları. Ordan burdan gördükçe, okudukça…
Teknoloji öyle şimdiki gibi değil o vakitler. Olsaydı yaşamak ister miydi acaba aramızda? En azından uzaklarda bazı insanların hayatlarına bir kasetle dahi dâhil olduğunu, şarkılarıyla onlara dokunduğunu ve sevildiğini bilse… Benim gibi onu gerçek anlamda sahnede konser verirken dinleyemeden onu seven birçok insan varken… O varlığımızdan haberdar olsa bir şeyler değişir miydi?
Kaset devam ediyor çalmaya… Her biri birbirinden muhteşem gitar sololarına vuruluyorum şarkılarda. Çok farklı ve çok güzel… “Kimse Bilmez” favorim oluyor önce. Sözler de çok iyi üstelik. Ama sonra son şarkıya geliyoruz. “Oyun” Perdesiz gitarda Erkan Oğur, Yavuz elektroda. Böyle bir şey yok. Böyle bir müzik yok. Her dinleyişimde ayrı dağıtıyordu şarkı beni. Nasıl tarif edilir bilemedim. Parçalanana kadar dinlemiştim o kaseti… Nihayet nefes gibi keyifle dinleyebildiğim bir başka rock müzisyeni. Hem rock hem şarkılar İngilizce değil. Teoman, Özlem Tekin gibi birkaç isim keşfetmişim bir yıl önce. Şimdi Yavuz katılmıştı ekibe. Ama o bir şekilde daha iyiydi işte. Devir değişiyordu. Artık rock televizyonlara ve radyolara da düşüyordu. Sanki güzel bir şeyler vardı bu gelişimde.
Yavuz’un “İlk” albümü benim için mutluluktu. Her dinleyişte başka seviyordum. Gitar soloları öyle iyiydi ki dinlediğim yabancı kimi gruplardan daha da fazla keyif vermişti bana. Her ne kadar ben bir müzik eleştirisi yapabilecek konum ve durumda olmasam da kulakların mutluluğu anlatır her şeyi. Ya da dinlerken seni alıp götüren o ses. Eğer devam etseydi onu dinleyecek ve şarkılarına eşlik edecek büyük bir kitlesi olacaktı buna şüphem yok.
2001’de Yavuz’un ikinci albümü “Satılık” çıktı. A yüzünü biraz hüzünlü yer yer keyifli dinledikten sonra B yüzünü çevirip Yaşamak İstemem’i dinledim donuk. Sonra ağlayarak kaseti rafa kaldırdım gerisini duymadan. Aylarca bakmadığımı hatırlıyorum. Kızmakla üzgün olmak arasında bir yerdeydim. Ama neye ya da kime kızmalıydım bilmiyordum. Topluma mı? Yavuz’a mı? Onu o an tek başına bırakan zorunluluklara mı? Zamana mı?
Blue ingilizce de mavi demek. ama bir yan anlamı daha var. Efkarlı demek. Hüznü anlatır blue. Hüzünlü gibi bir de manası var yani. Bir de Blue Blues Band varmış 90ların hemen başında. Yaptıkları müzik blues müzik türüne yakın bir rock. Yavuz bu grubun kurucularındanmış… ben bir defa televizyonda izledim onları. Ama bu Yavuz’un albümünden sonraki bir zamana denk düşüyor. Belki bir tekrar programıydı. liseden mezun olduğum dönemlerdi. Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı… Bu grupta yer alan iki müzik dehası. Onları konu alan bir belgesel izledim bu hafta. Adı “Blue”.
Onları ve ayrıca 90’larda rock müziğin bu ülkedeki gelişimini anlamak için arşiv niteliğinde bir çalışma olmuş Blue belgeseli. Dönemin onlarla birlikte çalışan müzisyenlerinin anlatımları, resimler, videolar, ailelerin anlatımları… Belgeseli daha önce duymuş olsam da bu haftaya kadar izleme olanağı bulamamıştım. Nihayet izledim. Ve sonra bir daha izledim. Ve bir daha… Her seferinde sanki ben çocukken çok acayip iyi bir şeyler olmuş bitmiş ve ben asla bu olanlardan daha iyisini göremeyecekmişim hissi oturdu üzerime. Üstelik kızdım bol bol geçmişe. Çünkü onlar daha iyi yerlerde olmalıyken, bu kadar deha müzisyenlerken nasıl olmuş da kıt kanaat geçinen her akşam çalan ama bir türlü daha fazla kitleye ulaşmasına izin verilmeyen adamlar olarak kalmışlar. Çok geç albüm yapmış misal Yavuz. Ve son albümü 99’da bitmiş olmasına rağmen iki yıl bekletmişler onu. Ne için? Albümün çıktığını göremeden hayatına son vermiş. Hiç yayınlanmayan kayıtları varmış misal Kerim’in. Kimseye ulaşamayan ama çok çok iyi…
Zaman makinam olsa sanırım ilk işim Blue Blues Band’i dinlemeye gitmek olurdu. 91 senesine doğru… Canlı canlı… Türkiye’nin hala en iyi gitar virtüözü Yavuz ve dünya çapında The Monkees ve Hendrix ile çalmış onları kendine hayran bırakmış dahi müzisyen Kerim yanlarında Batu Mutlugil ve Sunay Özgür. Belgeseli izlerken yer yer ülkeye kızıyorum. Sonra Kerim’in hikâyesiyle dünyanın da pek farklı olmadığını fark ediyorum bir yandan… Sadece biz değil dünya Kerim’in değerini anlayamamış ki… Ne kadar anlatsak boş aslında. Yaptıkları elimizde hüzünlü bir kar olarak kalmış dönüp dönüp dinlenesi.
Blue kesinlikle izlenesi bir belgesel. Kimimiz için “ne kaçırmışız yahu”, kimimiz için “hey gidi günler hey” tadında bir iş olmuş. Benim gibiler ise tam ortada bir yerde sanırım. Tam keşfettik derken bir değeri kaybetmişiz. Erkenden… Sonra diğeri onu takip etmiş… Onun garip burukluğu… Sonra… Sonra dünya Satılık!
“Oyuncak dünya oyuncak dünya
Bu oyun çok kolay sen de oyna
Kır ve dök, yap ve boz
Yeniden başla
Hepimiz çocuklarız aslında”
Dip Not bir kitap tavsiyesi:
Teoman’ın Fasa Fiso kitabı bir yandan kendi hayat hikayesini anlatıyor gibi de olsa aslında aynı döneme ışık tutuyor. 90lar rock müziğinin bu ülkede gelişimini samimi üslubuyla anlatmış. Enfes bir kitap olmuş. Hani bazı sanatçı kişiliklerin sadece birine röportaj verip ondan sonra başkasına yazdırıp yazdım dediği kitaplardan değil. Bizzat Teoman tarafından kaleme alınmış. Dili çok samimi ve açıkçası oldukça başarılı. O kadar iyi anlatmış ki dönemin rock yapmaya çalışan tüm müzisyenlerinin nasıl zorluklarla mücadele ettiklerini… okuyun derim.
yazı görünürde anılara çağrışım gibi biçiminde olsada içeriği edebiyat ve sanat çözümlemesi.. edebiyat sanat eleştirmenliği çok güç bir çabayı gerektiriyor..bu yazı bu yolda cesaret verici ilerleme kaydedildiğini gösteriyor
BeğenLiked by 1 kişi
Beni lise yıllarıma götürdünüz. Elinize sağlık. Kurt Cobain’e ve Yavuz Çetin’e selam olsun. Belgeseli de kesin seyredeceğim.
BeğenLiked by 1 kişi